
İran’da zaman düz bir çizgide akmaz; bastırılır, sıkıştırılır, sonra bir anda patlayarak kendini hatırlatır. Sokaklar sessizken bile yerin altında bir uğultu vardır. Bugün Tahran’dan Meşhed’e, Tebriz’den Şiraz’a uzanan huzursuzluk da bu uğultunun yüzeye vurmuş hâlidir. Rejim ile toplum arasındaki mesafe artık yalnızca siyasal değil, varoluşsal bir kopuşu andırıyor.
Aynı ülkeyi paylaşan ama aynı geleceği hayal etmeyen iki farklı İran. Ve bu iç gerilim, İsrail-İran hattında yeni bir savaş ihtimalinin konuşulduğu bir dönemde daha da tehlikeli bir boyut kazanıyor. Bu kopuşu anlamak için bugünün protestolarına sıkışmak yetmez; İran’ın hafızasına bakmak gerekir. 1979’da ABD’nin Tahran Büyükelçiliği’nin basılması, yalnızca bir diplomatik krizin değil, bir düzenin çöküşünün ilanıydı.
O baskın, devrimin simgesel mührü oldu; “Dışa karşı meydan okuyan”, içeride ise yeni bir ideolojik iktidar kuran bir rejim doğdu. Sokakta yükselen öfke monarşiyi devirmiş, devrim adalet ve onur vaat etmişti. Bugün ise aynı sokaklarda dolaşan öfke, bu kez devrimin kendisine yönelmiş durumda. Dün “emperyalizme karşı direnişin sembolü olan meydanlar, bugün bireyin hayatına nüfuz eden bir iktidar tarzına karşı itirazın sahnesi.
İran’daki dalgayı yalnızca enflasyon, yaptırımlar ya da işsizlikle açıklamak eksik kalır. Asıl mesele, hayatın tamamını kuşatan bir kontrol mimarisi. Ahlâk polisinden yargıya, medyadan üniversitelere kadar uzanan güvenlik aygıtı, yalnızca düzeni değil, gündelik hayatın anlamını da belirliyor. Devlet, vatandaşı yönetmekle yetinmiyor; nasıl yaşayacağını, neyi kutsal sayacağını, hangi sınırlar içinde var olacağını da tayin etmek istiyor.
Bu durum özellikle genç kuşakta artık bir itirazdan çok bir kopuş üretiyor. Rejimle toplum arasındaki gerilim, daha iyi yönetilme talebinden çıkıp başka türlü yaşama iradesine dönüşmüş durumda. Tam bu noktada dış cephe iç gerilimi daha da sertleştiriyor. İsrail ile İran arasında yeniden patlamaya hazır bir savaş ihtimali konuşulurken, Tahran içeride güvenlik aygıtını daha da tahkim ediyor. Bölgesel cephede sertleşen söylem, içeride disiplinin artırılmasıyla tamamlanıyor.
Rejim, kuşatma altındaki kale anlatısıyla toplumu hizaya sokmaya çalışıyor. Ancak genç kuşak için bu dil artık bir seferberlik çağrısı değil, bir yabancılaşma belgesi. Onlar için büyük jeopolitik hikâyeler değil, gündelik hayatın gerçekliği belirleyici: işsizlik, dünyaya kapalı bir ülke, beden ve kimlik üzerindeki sürekli denetim.
Washington’dan gelen mesajlar bu iç–dış gerilimin nasıl iç içe geçtiğini açık biçimde gösteriyor. Donald Trump’ın Eğer protestocular vurulursa müdahale ederiz çıkışı, İran’daki toplumsal hareketliliğin artık yalnızca bir iç mesele olarak görülmediğinin ilanıydı. Bu sözler Tahran açısından bir insan hakları uyarısından çok, doğrudan rejimin meşruiyetine yönelmiş stratejik bir tehdittir. İsrail’in İran’a yönelik sertleşen tutumu ile ABD’den gelen bu tür açıklamalar birleştiğinde, İran yönetimi kendisini aynı anda iki cephede sıkışmış hissediyor: Sokakta itiraz eden toplum ve sınırlarının ötesinde giderek daralan bir bölgesel alan.
Sonuç, içeride daha fazla baskı, dışarıda daha sert bir meydan okuma oluyor. Oysa baskı sorunu çözmek yerine derinleştiriyor. Protestoların dili bu yüzden değişti. Önce talepler vardı, sonra sloganlar; bugün ise giderek daha açık bir reddiye var. Güvenlik güçlerinin sert müdahaleleri kısa vadede sokağı susturabilir; fakat her müdahale, bastırılan öfkeyi daha derine iter. İran, yıllardır bir basınç kazanı gibi çalışıyor: Dışarıda İsrail’le tırmanan gerilim, ABD yaptırımları ve bölgesel hesaplaşmalar; içeride ideolojik disiplin ve ekonomik daralma. Bu basıncın siyasal kanallar yoluyla tahliye edilebileceği alanlar neredeyse kapalı. Parlamento, partiler, medya… Hepsi güvenlik filtresinden geçiyor. Sokak bu yüzden siyasetin değil, doğrudan varoluşun alanına dönüşüyor.
1979’un hayaleti tam da burada beliriyor. O gün ABD Konsolosluğu’nun basılması, eski düzenin meşruiyetinin çöktüğünün ilanıydı. Bugün sokaklarda dolaşan öfke ise o devrimci mirasın tersine çevrilmiş hâlidir: Bir zamanlar özgürlük vaadiyle kurulan düzenin, artık özgürlüğün önündeki en büyük engel olarak görülmesi. Dışarıda İsrail ve ABD’ye karşı yükselen meydan okuma, içerideki meşruiyet açığını kapatmıyor; aksine rejim ile toplum arasındaki mesafeyi daha görünür kılıyor.
Ve sorunun artık etrafından dolanmak mümkün değil: İran’da bastırılan öfke nereye gidiyor? Güvenlik aygıtı her dalgayı fiziksel olarak bastırabilir. Fakat tarih, bastırılan toplumsal enerjinin yok olmadığını; sadece yön değiştirerek geri döndüğünü defalarca gösterdi. Bugün İran’da yaşanan, klasik bir reform arayışından çok daha derin: Rejimin topluma dayattığı hayat modelinin topyekûn reddi. Bu reddiye örgütsüz, parçalı ve dağınık olabilir; ama tam da bu yüzden kontrol edilmesi zor.
İran, artık bir iç istikrar meselesi değil, bölgesel bir fay hattıdır. İsrail’le olası bir savaşın eşiğinde, ABD’nin açık uyarıları altında, Tahran yönetimi içerideki meşruiyet krizini güvenlik diliyle yönetmeye çalışıyor. Ancak bu strateji, rejimi ayakta tutmuyor; yalnızca krizi erteliyor. Çünkü bir devlet, toplumunu sürekli düşman üzerinden hizaya sokarak değil, ona bir gelecek sunarak ayakta kalır. Buğun İran’ın önünde iki yol var.
Ya içerideki itirazı “dış tehdit” gerekçesiyle bastırıp bölgesel bir çatışmanın içine sürüklenecek, ya da toplumun artık geri dönülmez biçimde dile getirdiği başka bir hayat talebiyle yüzleşecek. Aksi hâlde bastırılan öfke, bir gün yön değiştirir ve bu kez sadece İran’ı değil, bütün bölgeyi sarsacak bir ayaklanmanın fitilini ateşler…
Fotoğraf: Anadolu Ajansı
POLSAM | POLİTİK STRATEJİLER ARAŞTIRMA MERKEZİ