
Anadolu Üniversitesi Siyaset ve Sosyal Bilimler Yüksek Lisans
Yemeklerin bir milliyeti var mıdır? Aynı topraklarımızın sınırları belli olduğu gibi mutfağımızın da sınırları belli midir? Nasıl topraklarımız bizlerden izler taşıyorsa bu izler mutfağımıza da yansımıştır. Geçmişten günümüze insanlar kendi milletlerine ait yemeklerin olduğunu söylemektedir. Peki yemeklerin milli kimliği nasıl oluşur hiç düşündük mü? Bu sorulardan yola çıktığımızda aslında mutfağın sadece yemeklerden ibaret değil, bunun yanında siyaset ve kimlik inşasını da içinde barındırdığını görürüz. Çünkü bu mutfak kültürü, bu yemekler birden ortaya çıkmaz. Bunun arkasında yatan tarihi süreçler, siyasi ve kültürel hikayeler vardır. Bir yemeğe baktığımızda içinde coğrafyanın iklimini, göçlerin izlerini, imparatorlukların mirasını ve modern ulus-devletlerin ‘icat edilmiş geleneklerini’ görürüz. İşte bu karmaşık dokuyu çözümlemek, ‘biz’ olma hissimizin nasıl tadıldığını ve yeniden üretildiğini anlamak demektir.
Aynı ulus kavramının kendisi gibi ulusal mutfak da Modern Çağ’ın bir inşasıdır. 19. Yüzyıl; monarşilerin yerini ulus-devletlere bıraktığı, sınırların netleştiği ve “milliyet” kavramının ön plana çıktığı bir dönemdi. Yeni kurulan devletler, kendilerini bir arada tutacak ortak bir geçmiş, dil ve kültür hikayesine ihtiyaç duyuyordu. İşte mutfak, bu hikayenin en somut, en ulaşılabilir ve en duygusal parçalarından biri olarak öne çıktı. Yemek kitapları, gazete köşe yazıları ve daha sonra radyo ve televizyon programları, dağınık bölgesel yemek repertuarlarını tarayıp seçerek “milli bir mutfak külliyatı” oluşturma çabasına girdi. Bu, sadece tariflerin bir araya getirilmesi değil, aynı zamanda bir standartlaştırma ve kimlik oluşturma süreciydi. 19. yüzyılda yükselen ulus-devletlerin niyetleri; sınırları içindeki binlerce farklı yöresel yemeği derleyip bunları kendilerine katmak, yani farklı toplulukları tek millet yapma adına ortak bir damak zevkinde buluşturmaktı. Bu çaba, milliyetçiliğin kültürel boyutunun en belirgin örneklerinden biriydi. Çünkü milliyetçilik, sadece siyasi sınırlar çizmekle kalmaz; aynı zamanda o sınırlar içinde yaşayan insanların zihinlerinde ortak bir “biz” duygusu oluşturmayı da amaçlar.
Mutfak, bu duyguyu beslemek için mükemmel bir araçtır: Her gün tekrarlanan, bedenle bütünleşen ve duygusal hafızaya kazınan bir ritüeldir. Bu projenin işleyişi oldukça sistematikti. Öncelikle, etnografik derlemeler ve sözlü tarih çalışmalarıyla ülkenin dört bir yanındaki yemek repertuarları kaydedildi. Ardından, bir seçme ve eleme süreci uygulandı. Belirli yemekler, yeni ulusal anlatıya uygun görüldüğünde “milli miras” kategorisine yükseltilirken, diğerleri göz ardı edildi veya marjinalleştirildi. Son aşamada ise bu seçilen tarifler, resmi yemek kitapları, okul müfredatları ve devlet destekli yayınlar aracılığıyla standartlaştırılarak kitleselleştirildi. Bu sürecin canlı bir örneğini, Türk milliyetçiliğinin mutfak üzerinden inşasında görmek mümkündür. Bu projede, gündelik hayatın en temel, en kutsal ve en politik gıdası olan ekmek, merkezi bir rol oynamıştır. Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte, imparatorluktan miras kalan çeşit çeşit somun, pide, lavaş, yufka gibi ekmek çeşitliliği modern bir ulusun standart ihtiyacına göre şekillendirilmek istendi. “Somun ekmek” veya “francala”, şehirlerdeki fırınlarda standart bir forma ve üretim tekniğine kavuşturuldu. Bu, sadece bir gıda standardizasyonu değil, aynı zamanda derin bir sembolik ve politik hareketti. Ekmek; milliyetçi söylemde “namus” ve “bereket” ile eşdeğer tutulmuş, onu korumak ve üretmek vatanseverliğin bir gereği sayılmıştır. Bu nedenle, “ekmek parası”, “ekmeğini taştan çıkarmak” gibi deyimler dilimize, milli çalışkanlık erdemiyle birlikte yerleşmiştir. Daha da çarpıcı olanı, devletin ekmek üretimini ve tüketimini doğrudan kontrol etme çabasıdır. Örneğin, 2. Dünya Savaşı yıllarındaki ekmek karnesi uygulaması, vatandaşı “milli tasarruf”a davet ederken, aynı zamanda onu devlet eliyle beslenen bir “milli beden” haline getiriyordu. “Yerli ve Milli Buğday” projeleri ise, ekmeğin ham maddesi üzerinden bir bağımsızlık ve öz kaynaklara dönüşü besler. Böylece, bir somun ekmek, sadece karbonhidrat değil; istikrarın, devletin otoritesinin, kolektif fedakarlığın ve nihayetinde milli bağımsızlığın yenilebilir bir timsaline dönüşür. Bu standartlaştırma hareketinin arkasındaki milliyetçi mantık açıktır: Farklı lehçelerle konuşan, farklı geleneklere sahip insanlar, aynı tencereden çıkan aynı yemeği paylaştıkça, ortak bir kader birliğine ve kolektif kimliğe inanmaya başlayacaktır. Yemek, bayrak veya milli marş gibi soyut sembollerden farklı olarak, fizyolojik bir ihtiyacı karşılayarak kimliği içselleştirmenin en doğrudan yoludur. Böylece, “ulusal mutfak” kavramı, modern milliyetçiliğin kültürel hegemonyasının en başarılı ve kalıcı araçlarından biri haline gelmiştir.
Bir İtalyan’a pizzasına ketçap mayonez koymayı teklif edin. Ya da bir Türk’e “baklava Yunan tatlısıdır” deyin. Alacağınız tepki, sıradan bir damak zevki tartışmasının çok ötesine geçer; derinlerde yatan bir kimlik, aidiyet ve toprak iddiasına dokunursunuz. İşte tam bu noktada, milliyetçilik sokaklardan ve siyasi söylemlerden sıyrılıp en mahrem, en gündelik alanımıza, mutfağımıza ve soframıza yerleşir. Görüldüğü üzere, yemeklerin milliyeti, doğal bir gerçeklikten ziyade modern ulus-devletlerin inşa ettiği güçlü bir kültürel naratiftir. Ekmeğin standartlaştırılmasından milli yemek kitaplarının oluşturulmasına kadar uzanan bu sistemli süreç, farklı toplulukları ortak bir damak zevki etrafında “biz” yapmayı hedeflemiştir. Mutfak, bayrak ve milli marş gibi diğer semboller kadar etkilidir; çünkü o, günlük ritüellerimizle, bedenlerimizle ve duygusal hafızamızla doğrudan bütünleşir. Bir somun ekmeğin karnelere bağlanması veya bir tatlı üzerinden verilen kültürel diplomasi savaşları, yemeğin asla sadece yemek olmadığını, aksine politik kimliğimizin yeniden üretildiği temel bir sahne olduğunu kanıtlar.
Dolayısıyla, soframıza gelen her tabak, bize sadece besin değil; bir tarih, bir siyaset ve bir kimlik sunar. “Biz” olma hissimiz, işte bu tabakların içinde pişer, kokar ve tatilir. Milliyetçilik, işte bu yüzden en kalıcı ve içselleştirilmiş halini haritalarda değil, tencerelerde ve damaklarda bulur. Lezzetin bu denli güçlü bir kimlik taşıyıcısı olması; onu anlamanın, aynı zamanda ‘biz’ ve ‘öteki’ arasındaki görünmez sınırları da anlamak anlamına geldiğini gösterir. Son sözü yine sofraya bırakacak olursak: Vatan, bir bakıma, paylaştığımız ekmeğin tadında gizlidir.
Kaynakça
Anderson, B. (1983). Imagined communities: Reflections on the origin and spread of nationalism. Verso.
Appadurai, A. (1988). How to make a national cuisine: Cookbooks in contemporary India. Comparative Studies in Society and History, 30(1), 3–24.
Bora, T. (2017). Cereyanlar: Türkiye’de siyasi ideolojiler. İletişim Yayınları.
Çakır, M., & Akin, G. (2020). Cumhuriyet’in mutfak devrimi: Yemek kitapları üzerinden bir okuma. Toplum ve Bilim, (147), 67-92.
Hobsbawm, E., & Ranger, T. (Eds.). (1983). The invention of tradition. Cambridge University Press.
Pilcher, J. M. (2017). Food in world history (2nd ed.). Routledge.
Şavkay, T. (2000). Osmanlı mutfağı. Şekerbank Yayınları.
Yerasimos, M. (2002). 500 yıllık Osmanlı yemek kültürü: Günümüze uyarlanmış tarifler. Boyut Yayın Grubu.
POLSAM | POLİTİK STRATEJİLER ARAŞTIRMA MERKEZİ