
Küresel siyasette son dönemde yaşananlar, artık tek tek krizlerle açıklanamayacak bir tabloyu ortaya koyuyor. Venezuela’da Nicolás Maduro’ya yönelik operasyon ile Rusya–Ukrayna savaşının Batı tarafından okunuş biçimi yan yana konulduğunda, uluslararası sistemde ciddi bir tutarsızlık değil, açık bir norm çöküşü görülüyor. ABD ve Avrupa, Ukrayna dosyasında “hukuk, demokrasi ve egemenlik” söylemini en yüksek perdeden dile getirirken; Venezuela örneğinde hukuksuzluğun sınırlarını zorlayan bir pratiği meşrulaştırmakta tereddüt etmiyor.
Batı’nın Ukrayna savaşına yaklaşımı netti: Bir devletin egemenliği ihlal edilemez, sınırlar zorla değiştirilemez, liderler hedef alınamaz. Bu çerçeve, Rusya’nın askeri müdahalesini mahkûm etmek için kullanılan temel argümandı. Ancak aynı Batı, Venezuela’da bir devlet başkanının fiilen hedef alınmasını “hukuki süreç” ve “güvenlik gerekçesi” başlıkları altında normalleştirdiğinde, bu argümanların altı hızla boşalıyor. Sorun, Rusya’nın ne yaptığı değil; Batı’nın hangi durumda neyi meşru saydığıdır.
Uluslararası sistemde en tehlikeli gelişmeler, tekil ihlallerden değil, emsal üretiminden doğar. Venezuela’da yaşananlar, tam olarak böyle bir emsal yaratmaktadır. Eğer ABD, kendi tanımına göre “meşru görmediği” bir yönetimin liderini doğrudan hedef alabiliyorsa ve bunu savaş nedeni saymıyorsa, bu durum diğer aktörler için de yol gösterici bir örnek hâline gelir. Bu noktada şu soru kaçınılmazdır: Aynı mantıkla hareket eden bir Rusya, Ukrayna’da liderlik hedefli bir operasyonu hangi ilkeyle engellenecektir?
Batı’nın bu çifte standardı, demokrasi ve hukuk söylemini evrensel bir norm olmaktan çıkarıp, araçsal bir dile dönüştürmektedir. Demokrasi, dostlar için dokunulmaz bir değer; rakipler için ise askıya alınabilir bir ayrıntı hâline gelmiştir. Bu yaklaşım, yalnızca Rusya’yı değil, Çin’den bölgesel güçlere kadar birçok aktörü aynı sonuca götürmektedir: Hukuku tanımayan bir sistemde, hukuka bağlı kalmak stratejik bir zaaf olarak algılanır.
Bu durum Rusya–Ukrayna hattını da daha tehlikeli bir noktaya sürüklemektedir. Savaşın bugüne kadar belirli kırmızı çizgileri vardı. Liderlerin doğrudan hedef alınmaması, sembolik dokunulmazlıkların korunması ve çatışmanın belirli sınırlar içinde tutulması bu çizgilerin başında geliyordu. Venezuela örneği, bu sınırların aslında kağıt üzerinde kaldığını göstermektedir. Bu da Ukrayna savaşını daha öngörülemez, daha kontrolsüz ve daha geniş bir çatışma riskine açık hâle getirmektedir.
Burada mesele Putin’i meşrulaştırmak ya da Rusya’nın eylemlerini savunmak değildir. Asıl mesele, Batı’nın kendi koyduğunu iddia ettiği kurallara uymamasının, bu kuralları tümüyle geçersiz kılmasıdır. Hukuku yalnızca rakiplere karşı hatırlayan bir sistem, sonunda hukuku tamamen işlevsiz hâle getirir. Bu noktadan sonra güç kullanımı, ahlaki ya da hukuki değil; yalnızca teknik bir kapasite meselesine dönüşür.
Türkiye açısından bu tablo ayrıca önemlidir. Ankara’nın Ukrayna savaşında izlediği denge politikası, bugün gelinen noktada ideolojik değil, rasyonel bir tercih olarak okunmalıdır. Ne Rusya’nın saldırganlığına açık destek verilmiş ne de Batı’nın mutlak haklılık anlatısına kayıtsız şartsız eklemlenilmiştir. Venezuela örneği, bu temkinli çizginin neden gerekli olduğunu açık biçimde göstermektedir. Kuralların keyfi uygulandığı bir sistemde, en güvenli pozisyon ilkelere tutunmak; bloklara angaje olmamaktır.
Venezuela’da yaşananlar ile Ukrayna savaşı arasında doğrudan bir bağ vardır. Bu bağ, hukukun değil gücün belirleyici olduğu yeni bir uluslararası düzenin şekillendiğini göstermektedir. Batı, hukuku askıya aldıkça, başkalarına “dur” deme hakkını da kaybetmektedir. Çünkü hukuk yalnızca savunulduğunda anlamlıdır. Aksi hâlde geriye, herkesin kendi gücünü haklı saydığı bir dünya kalır. Ve bu dünyada, hiçbir kırmızı çizgi kalıcı değildir.
Fotoğraf: Anadolu Ajansı
POLSAM | POLİTİK STRATEJİLER ARAŞTIRMA MERKEZİ