
University of Silesia, Doktorant
1 Haziran 2025’te Polonya’da gerçekleşen cumhurbaşkanlığı seçimleri, yalnızca yeni bir liderin seçilmesiyle sınırlı bir hadise olmadı; aynı zamanda ülkenin siyasal kimliği, Avrupa’daki yeri ve içsel bölünmüşlüğü üzerine ciddi soruları da gündeme taşıdı. Seçimi kazanan Karol Nawrocki, muhafazakâr değerleri temsil eden bir tarihçi olarak yalnızca sağ kesimin değil, son yıllarda kendini kültürel olarak dışlanmış hisseden taşranın da sesi oldu. Ancak bu zafer, zaferin kendisinden çok, ardından doğan siyasi çatışmalar ve kurumsal tıkanmalarla anılacak gibi görünüyor.
Polonya’da son yıllarda Donald Tusk liderliğindeki merkez-sol koalisyon, parlamentoda çoğunluğu ele geçirerek hukuk devleti, Avrupa Birliği normlarına dönüş ve toplumsal özgürlükler konusunda reform vaadinde bulunuyordu. Ancak şimdi, yürütme ile cumhurbaşkanlığı arasında ciddi bir gerilim hattı var. Yeni Cumhurbaşkanı Nawrocki’nin sahip olduğu veto gücü, Tusk hükümetinin gündemini sınırlayabilir, hatta tamamen durdurabilir.
Bu seçim, Polonya’da bir anlamda iki gerçeklik arasındaki çatışmayı gözler önüne serdi. Bir yanda Avrupa değerleriyle uyumlu, çoğulcu, kentli ve genç bir kitle; diğer yanda ise ulusal çıkarları ön planda tutan, geleneksel değerlere yaslanan ve çoğunlukla kırsalda yaşayan seçmen kitlesi. Nawrocki’nin zaferi, yalnızca oy sayısıyla değil, sembolik bir dille “bu ülke hâlâ bizim” diyen geniş bir kesimin sesi olarak okunmalı.
Fakat bu sesin tek başına ülkeyi yönetmeye yetmeyeceği açık. Nawrocki, hükümeti kontrol etmiyor. Koalisyon hâlâ Tusk’un elinde. Bu durum, siyasi reformları uygulamayı neredeyse imkânsız hâle getiriyor. Hukuk reformları, medya özgürlüğü, kürtaj yasası gibi konular, cumhurbaşkanının vetosuyla karşılaşacak. Polonya’da önümüzdeki yıllarda bir tür “siyasi kilitlenme” dönemi yaşanması kaçınılmaz.
Uluslararası düzlemde de benzer bir ikilem söz konusu. Nawrocki’nin Trump’a yakın duruşu, NATO içinde bazı çevrelerde memnuniyet yaratabilir; ancak Avrupa Birliği ile ilişkilerde gerginlik kaçınılmaz. Nawrocki’nin “önce Polonya” vurgusu, Brüksel’in hukukun üstünlüğü ve fonların serbest bırakılması konusundaki taleplerine direnci artırabilir. Bu da, AB içinde Polonya’nın yeniden “sorunlu ortak” olarak görülmesine neden olabilir.
Ekonomik cephede ise seçim sonrası belirsizlikler arttı. Yatırımcılar temkinli davranıyor, zloty zayıflıyor, enflasyon baskısı yeniden gündeme geliyor. Koalisyonun ekonomik reformları uygulamakta zorlanacağı bir ortamda, ekonomik istikrar kolay sağlanamayacak gibi duruyor.
Tüm bu tablo, Polonya’nın sadece siyasi bir yarış yaşamadığını, aynı zamanda kimliksel bir sorgulamanın içinde olduğunu gösteriyor. Hangi Polonya kazanacak? Avrupa’ya entegre olmuş, özgürlükçü, çoğulcu bir Polonya mı? Yoksa geleneklerine sarılmış, ulusal egemenlik vurgusunu öne çıkaran, daha içine kapanık bir Polonya mı?
Bu soruların yanıtı, sadece Polonya için değil, Avrupa’nın geleceği açısından da belirleyici olacak. Zira Polonya, Doğu ile Batı arasında bir köprü olmaktan çıkıp iki kutup arasında parçalanan bir kimlik haline gelirse, bu yalnızca iç politik bir sorun değil, bölgesel bir kırılma yaratabilir.
Sonuç olarak, 2025 seçimleri bir kazanan değil, bir bölünmeyi ortaya çıkardı. Artık asıl mesele, bu bölünmeyi nasıl yöneteceğimizde ve ortak bir gelecek tahayyülünü nasıl yeniden kurabileceğimizde gizli.
Fotoğraf: Anadolu Ajansı
POLSAM | POLİTİK STRATEJİLER ARAŞTIRMA MERKEZİ