ABD’NİN YENİ MÜDAHALE DOKTRİNİ

Hasan BİRGÜL

Dış Politika Araştırmacısı

Bir devlet başkanının konutuna operasyon düzenlenmesi, zorla alıkonulması ve başka bir ülkenin yargı yetkisine taşınması, modern dünya siyasetinde neredeyse emsalsiz bir kırılma anına işaret etmektedir. Venezuela Lideri Nicolas Maduro’nun evine yapılan operasyonla fiilen kaçırılması ve eşinin tutuklu hâle getirilmesi, yalnızca Venezuela’ya yönelik bir müdahale değil; uluslararası sistemin temel ilkelerine yönelik açık bir meydan okumadır.

Ne Soğuk Savaş’ın en sert dönemlerinde ne de “insani müdahale” doktrininin zirve yaptığı yıllarda, seçilmiş bir devlet başkanının bu yöntemle devre dışı bırakıldığı bir örnek hatırlanmaktadır. Bu durum, dünya siyasetinde güç kullanımının artık diplomatik, askerî ya da ekonomik araçlarla sınırlı kalmadığını; doğrudan liderlik hedefli operasyonlara evrildiğini göstermektedir.

ABD’nin Maduro’yu yargılama sürecine taşıması, teknik bir hukuk hamlesi olarak okunamaz. Bu adım, uzun süredir aşınmakta olan uluslararası hukuk düzeninin fiilen askıya alındığının ilanıdır. Washington, Venezuela’yı egemen bir devlet olarak değil; hukuki statüsü tartışmalı, müdahaleye açık bir alan olarak tanımlamakta ve bu tanımı fiili güçle dayatmaktadır. Böylece hukuk, evrensel normlar bütünü olmaktan çıkıp, stratejik hedeflere ulaşmak için kullanılan operasyonel bir enstrümana dönüşmektedir.

Bu sürecin merkezinde Venezuela’nın petrol kaynakları yer almaktadır. ABD, doğrudan askerî işgal yoluna başvurmaksızın; yaptırımlar, lisans mekanizmaları ve küresel finans sistemi üzerindeki hâkimiyeti aracılığıyla Venezuela petrolünü fiilen denetim altına almıştır. Egemenlik artık bayrakla ya da sınırla değil; enerji akışını, ödeme sistemlerini ve hukuki tanımları kontrol edebilme kapasitesiyle ölçülmektedir. Maduro’nun yargılanması, bu yapının hukuki zeminini güçlendiren tamamlayıcı bir hamle niteliğindedir. Venezuela’nın iç siyasal dengeleri açısından bu tablo son derece yıkıcıdır. Devlet başkanının dış müdahaleyle devre dışı bırakılabildiği bir ortamda, siyasal meşruiyet sandıktan kopmakta; güç, güvenlik aygıtlarının ve dış aktörlerin belirleyiciliğine girmektedir. Ordu ve istihbarat bürokrasisi siyasetin asli unsuru hâline gelirken, muhalefet toplumsal destek üretmek yerine dış meşruiyet arayışına yönelmektedir. Bu durum Venezuela’yı demokratikleşmeye değil, daha derin bir kurumsal çöküşe sürüklemektedir. ABD iç kamuoyu cephesinde ise bu gelişmeler ciddi bir dirençle karşılaşmamaktadır. Amerikan kamuoyunda Venezuela, egemen bir devletten ziyade “uyuşturucu devleti”, “başarısız rejim” ya da “küresel tehdit” olarak kodlanmaktadır. Bu algı, ABD yönetimine son derece geniş bir hareket alanı tanımakta; devlet başkanlarının dokunulmazlığı ya da egemenlik ihlali gibi kavramlar kamuoyu nezdinde ikincil hâle gelmektedir. Asıl tehlike de burada ortaya çıkmaktadır: Venezuela’da uygulanan yöntem, Küba için “özgürlük”, Meksika için “kartellerle mücadele”, İran için ise “nükleer güvenlik” başlığı altında yeniden üretilebilecek bir emsal oluşturmaktadır. Bu gelişmeler, uluslararası hukuk sisteminin yapısal bir krize girdiğini göstermektedir. Devletlerin egemen eşitliği, zorla rejim değiştirmeme ilkesi ve lider dokunulmazlığı gibi temel normlar, yalnızca güçsüz aktörler için geçerli hâle gelmiştir. Güçlü olan devletler, hukuku ihlal eden değil; hukuku yeniden tanımlayan aktörler olarak hareket etmektedir. Bu durum, klasik askerî müdahalelerden daha tehlikelidir; çünkü artık savaş ilanına, işgale ya da açık çatışmaya dahi gerek duyulmamaktadır. Türkiye açısından bakıldığında Venezuela örneği, doğrudan bir coğrafi krizden ziyade stratejik bir uyarı niteliği taşımaktadır. Ankara, dış politikasında egemenlik, çok kutupluluk ve uluslararası hukuk vurgusunu öne çıkarırken; bu tür müdahalelerin normalleşmesi, Türkiye’nin bulunduğu tüm kriz havzaları açısından risk üretmektedir. Bugün Latin Amerika’da askıya alınan hukuk, yarın Doğu Akdeniz’de, Orta Doğu’da ya da Karadeniz havzasında benzer biçimde devre dışı bırakılabilir. Dolayısıyla Türkiye’nin bu süreçteki pozisyonu, herhangi bir lideri ya da rejimi savunmak değil; ilkesel olarak egemenlik normlarını savunmak olmalıdır. Latin Amerika bağlamında ise ABD’nin sertleşen müdahaleci hattı, bölgeyi yeniden “arka bahçe” anlayışına doğru iterken; bu durumdan rahatsız olan aktörler, ideolojik değil pragmatik ortaklıklara daha açık hâle gelmektedir.

Türkiye’nin bu noktadaki avantajı, tarihsel sömürgeci bir geçmiş taşımaması ve ilişkilerini doğrudan güvenlikçi bir dile indirgememesidir. Ancak bu avantaj, net ve tutarlı bir diplomatik söylemle desteklenmediği sürece kalıcı bir etki üretmeyecektir.

Sonuç olarak Venezuela’da yaşananlar, tekil bir kriz değil; güç temelli yeni bir uluslararası düzenin habercisidir. ABD’nin Küba, Meksika ve İran’a yönelik artan tehdit dili, bu sürecin bölgesel değil küresel bir nitelik taşıdığını göstermektedir. Uluslararası hukuk artık düzenleyici bir çerçeve olmaktan çıkmış; güçlü aktörlerin stratejik aracına dönüşmüştür. Türkiye için temel soru, bu yeni düzende kimin yanında durulacağı değil; hangi ilkenin, hangi zeminde ve ne pahasına savunulacağıdır.

Fotoğraf: Anadolu Ajansı

Yazar Hasan Birgül

Diğer Yazımız

NORM ÇÖKÜŞÜ: KÜRESEL DÜZENİN DAĞILIŞI

Hasan BİRGÜL Dış Politika Araştırmacısı Küresel siyasette son dönemde yaşananlar, artık tek tek krizlerle açıklanamayacak …