
Balıkesir Üniversitesi, Uluslararası Ticaret Bölümü
Dünya ekonomisi artık yalnızca üretim verileriyle, merkez bankası kararlarıyla ya da şirket bilançolarıyla şekillenmiyor. Bazen tek bir siyasi açıklama, binlerce kilometre ötedeki piyasaların yönünü değiştirebiliyor. Son günlerde bunun en dikkat çekici örneklerinden biri, Donald Trump’ın Hürmüz Boğazı’na ilişkin açıklamalarının ardından küresel piyasalarda oluşan hareketlilik oldu.
Trump’ın Orta Doğu gerilimine ilişkin verdiği mesajlar, piyasalarda “çatışma riski azalabilir” algısı yarattı. Bu algı yalnızca enerji fiyatlarını değil, yatırımcı psikolojisini de doğrudan etkiledi. Türkiye’de ise bu etkinin en görünür sonucu Borsa İstanbul’da yaşanan yükseliş oldu. BIST 100 endeksinin 15 bin seviyesine yaklaşması, ekonomik olduğu kadar jeopolitik bir hikâyenin de sonucu olarak okunmalı.
Çünkü Hürmüz Boğazı sıradan bir deniz yolu değil; küresel enerji sisteminin en kritik geçiş noktalarından biri. Dünya petrol ticaretinin önemli bir kısmı bu hat üzerinden gerçekleşiyor. Dolayısıyla burada yaşanabilecek en küçük kriz ihtimali bile yalnızca petrol fiyatlarını değil; enflasyonu, üretim maliyetlerini, para politikalarını ve gelişmekte olan ülkelerin ekonomik kırılganlıklarını etkiliyor.
Türkiye açısından mesele daha da kritik bir boyut taşıyor. Enerji ithalatına bağımlı bir ekonomi için petrol fiyatlarındaki her artış, yalnızca ekonomik değil aynı zamanda sosyal bir baskı yaratıyor. Akaryakıttan ulaşıma, üretimden tüketici fiyatlarına kadar uzanan geniş bir etki zinciri oluşuyor. Bu nedenle Hürmüz’de tansiyonun düşebileceğine dair en küçük sinyal bile piyasalarda olumlu fiyatlanıyor.
Ancak burada dikkat çekici olan asıl mesele, ekonomik göstergelerin giderek jeopolitik gelişmelere bağımlı hale gelmesi. Modern finans sistemi artık yalnızca rakamlarla değil; kriz ihtimalleriyle, lider söylemleriyle ve küresel güç dengeleriyle hareket ediyor. Başka bir ifadeyle piyasalar artık ekonomik gerçeklik kadar politik atmosferi de satın alıyor.
Borsa İstanbul’daki yükselişin arka planında elbette yalnızca Trump’ın açıklamaları bulunmuyor. Yüksek enflasyon ortamında yatırımcıların alternatif yatırım araçlarından uzaklaşarak borsaya yönelmesi, şirketlerin nominal kârlılık artışları ve bankacılık hisselerindeki hareketlilik zaten piyasayı yukarı taşıyan temel dinamikler arasında yer alıyordu. Ancak jeopolitik iyimserlik, bu süreci hızlandıran psikolojik bir katalizör işlevi gördü.
Tam da bu noktada finansal piyasaların kırılgan doğası yeniden ortaya çıkıyor. Çünkü piyasa psikolojisi çoğu zaman ekonomik gerçeklerden daha hızlı hareket eder. Yatırımcılar yalnızca mevcut tabloyu değil, geleceğe dair ihtimalleri de satın alır. Bu nedenle bugün yükselişi destekleyen jeopolitik atmosfer, yarın oluşabilecek yeni bir kriz dalgasıyla tersine dönebilir.
Nitekim küresel ekonomi son yıllarda giderek daha fazla “jeopolitikleşen” bir yapıya dönüşüyor. Enerji koridorları, ticaret savaşları, bölgesel çatışmalar ve lider açıklamaları; artık ekonomik sistemin dışsal unsurları değil, doğrudan belirleyici faktörleri haline geliyor. Bu durum özellikle gelişmekte olan ekonomiler için daha yüksek kırılganlık anlamına geliyor.
Bugün Borsa İstanbul’da konuşulan 15 bin seviyesi yalnızca teknik ya da finansal bir eşik değildir. Aynı zamanda küresel siyasetin ekonomi üzerindeki görünmez etkisinin de sembolüdür. Çünkü çağımızda bazen bir merkez bankası kararı değil, bir boğazdan geçen petrol tankerinin güvenliği piyasaların yönünü belirleyebiliyor.
Ve belki de 21. yüzyıl ekonomisinin en çarpıcı paradoksu tam olarak budur:
Piyasalar artık üretimi değil, kriz ihtimallerini fiyatlıyor.
Fotoğraf: Anadolu Ajansı
POLSAM | POLİTİK STRATEJİLER ARAŞTIRMA MERKEZİ