
POLSAM Genel Koordinatör Yardımcısı
Giriş
İnsan hakları, bireyin yalnızca insan olması dolayısıyla sahip olduğu temel ve evrensel haklardır. Ancak bu haklar, hem ulusal hem de uluslararası düzeyde etik bağlamda çeşitli tartışmalara ve sorunlara konu olmaktadır. Bu durum, bireylerin insan haklarını yalnızca hukuki bir çerçevede değil, aynı zamanda etik bir perspektifle değerlendirebilme becerisi kazanmalarını gerekli kılmaktadır. Zira etik temelli bir insan hakları anlayışı, bireylerin bu hakları içselleştirmelerini ve gündelik yaşamda daha bilinçli bir şekilde uygulamalarını mümkün kılar.
Bu çalışmada, insan hakları kavramı etik açıdan genel hatlarıyla ele alınmakta; özellikle 1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nin ilk maddesinde yer alan kavramların insan hakları felsefesi açısından taşıdığı temel öneme dikkat çekilmektedir. Söz konusu kavramların derinlemesine anlaşılması ve benimsenmesi, hem birey hem de toplum düzeyinde önemli farklar yaratabilecek bir potansiyele sahiptir.
Çalışmada Türkiye bağlamında etik temelli insan hakları yaklaşımına önemli katkılarda bulunan İoanna Kuçuradi’nin görüşlerinden yararlanılmış; öncelikle insan haklarının etik değerlendirmesi ve bu bağlamda “değerlendirme etkinliği” üzerinde durulmuştur. Ardından ise insan hakları belirli kategoriler altında ele alınarak, “onur”, “özgürlük”, “hoşgörü ve tolerans”, “şiddet” ve “ayrımcılık” gibi temel kavramlar ışığında incelenmiştir.
Etik Temelli İnsan Hakları
İnsan hakları, bir insanın sırf insan olarak var olmasından doğan haklardır. Çünkü insan, diğer canlılarla ortak taşıdığı birtakım özelliklere ek olarak, değerli bir varlıktır (Şahyar Akdemir, 2014: 891). İnsan hakları; yapısı gereği devredilemez, bölünemez, vazgeçilemez ve zaman aşımına uğrayamaz haklardır. Hak sahibi olmanın koşulu insanın herhangi bir özellik taşıması ya da herhangi bir şey yapması değil, yalnızca var olmasıdır. İnsan haklarının doğuştan sahip olunan haklar olarak tanımlanması, bu alanın gelişmesinde doğal hukukun katkılarını ifade etmesi bakımından önemli görülmektedir (Aksar, 2013: 314). İoanna Kuçuradi insan haklarını muamele ilkeleri olarak tanımlamaktadır. Bu, iki anlam taşımaktadır: muamele etme ve muamele görme ilkeleri. İnsanlar ona göre genellikle talep etme eğilimindedir. Yani, insanlar haklarını talep etmekte ve muamele görme tarafıyla ilgilenmektedir. Oysa, insan hakları aynı zamanda eylem ilkeleridir. Eylem ilkeleri genellikle kamusal görevlerde karşılaştığımız ilkeler olsa da, aynı zamanda “Kimse işkence görmeyecektir.” dendiğinde bu, kimse işkence etmeyecektir anlamı taşımaktadır (Kuçuradi, 2006: 31). İnsan hakları aynı zamanda bu sebeplerle evrenseldir; bütün insanlar eşit hakka sahiptir (Torun, 2010: 416). İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nin 1. Maddesinde “Her insan özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğar. Akıl ve vicdanla donatılmış olup birbirine karşı kardeşlik anlayışıyla davranır” ifadesi yer almaktadır. Bildirinin 2. Maddesinde ise “Herkes; ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal ya da başka bir görüş, ulusal ya da toplumsal köken, mülkiyet, doğuş ya da benzeri bir başka statü gibi herhangi bir ayrım gözetilmeksizin bu Bildirgede öne sürülen tüm hak ve özgürlüklere sahiptir…” denmiştir (The Universal Declaration of Human Rights). Bu iki madde, günümüz insan hakları anlayışının bir özeti ya da çıktısı gibi görülebilir.
İnsan haklarının temellendirilmesinde insanın değerli bir varlık olduğu düşüncesi bulunmaktadır. Bu değeri ise insanın akıl ve vicdan sahibi olmasından ileri gelmektedir. Kant bu durumda insanı iki dünyanın yurttaşı olarak görmüştür: etik dünya ve entelektüel dünya (Oskay, 2023: 32). Bu düşünceye göre insan tamamen aklıyla hareket ediyor olsaydı tamamıyla çıkarcı davranış sergileyen bir canlı olurdu ancak, vicdana da sahip olduğundan tamamen çıkarcı davranmamaktadır. İnsan haklarının gerekliliği ise bir olanağın, bir özelliğe dönüşmesi noktasında korunması gereken bir süreç olarak değerlendirilmektedir. Buna göre, potansiyeli bulunan ancak olanak sağlanmadığı için ortaya çıkamayan durumlarda insan hakları korunmalıdır. Örneğin yoksul bir ailede doğmuş bir kişinin piyanoya yatkınlığı olduğunu ancak imkanlarının elverişli olmadığını varsayarsak, bu süreçte insan hakları korunmuş olursa bu potansiyel gerçeğe dönüşebilir ve piyanist olmak o kişinin bir özelliğine dönüşür; ancak sırf imkanları elvermediği için piyanoyu hayatında hiç görmemiş ya da ona dokunmamış bir kişi için bu durum onun hiçbir zaman ortaya çıkmamış potansiyeli olacaktır.
Etik temelli insan hakları felsefesine göre tüm insanlar haklar bakımından eşitlerdir. Kuçuradi’ye göre, insanlar akıl ve vicdan donatılmış olmanın yanısıra belirli bir yapıdadırlar. Aynı yapıya sahip oldukları için haklar bakımından da eşitlerdir. İnsan haklarındaki eşitliğin sebebi bu aynılıktır. Elbette herkes farklı ve biriciktir. Bir kişinin aynısından yoktur. Öte yandan insan olarak aynıyız, hiçbir farkımız bulunmamaktadır. İnsan haklarının temelinde de bu aynı olma durumu vardır. İnsan haklarının evrenselliği ise insan olan herkes için belli bir muamele talebinin bulunmasından kaynaklanmaktadır. Bu sebeple her yerde geçerli kılınmalıdır. Evrensellik bu anlamda “her yerde geçerlilik” olarak algılanırsa insan haklarına aykırı olan ulusal ya da uluslararası kanunlara karşı insan hakları üstün gelebilecektir (Kuçuradi, 2006: 31-33). Bir diğer açıdan, insan haklarının evrensellik talebi uluslararası anlamda geçerlilik kazanmasıyla değil, insan olan her yerde zaten var olmasının gerekliliğiyle ilgilidir. İnsan haklarının bir bütün oluşturması ise herhangi bir insan hakkının önceliğinin olmayışını temsil etmektedir. Örneğin ekonomik, sosyal ve kültürel haklara karşı sivil ve siyasal haklar arasında sıklıkla karşılaştırma yapılmaktadır. Ancak bu haklar arasında birinin diğerine bir üstünlüğü bulunmamakla birlikte, tüm haklar aynı anda korunmalıdır.
Değerlendirme etkinliği, insan hakları felsefesi için oldukça önemli bir yere sahiptir. Değerlendirme etkinliği üç türlü yapılabilmektedir. Bunlar; değer biçme, değer atfetme ve doğru değerlendirmedir. Buna göre değer biçme hazır değer yargıları ya da normlar denen sözde kurallar bütünüyle birlikte durumların değerlendirilmesinde görülmektedir. “… yapmak kötüdür.” gibi bir hazır değer yargısıyla yapılan değerlendirmede bir kişinin o şeyi yapması onun ve eyleminin kötü olarak etiketlenmesine neden olmaktadır. Bir bakıma değer biçme ezbere yapılan bir eylemdir. Değer atfetme ise kişinin bir şeye karşı biyolojik-psikolojik ihtiyaçlarına göre bir değerlendirme biçimine işaret etmektedir. Her zaman yanlış değerlendirmeye neden olmasa bile her zaman doğru değerlendirme sonucuna ulaştırmayacağı da söylenebilir. Buradaki etken kişinin bir başka şeyle kurduğu bağdır.
Bir şeye değer biçme durumunda, o şeye yalnızca nedensel bir açıdan yaklaşılır; oysa değer atfetme söz konusu olduğunda, o şey değer atfeden kişiyle olan özel ve dolaylı bir ilişki nedeniyle “değerli” olarak görülür. Bu açıdan bakıldığında, değer biçme ile değer atfetme arasındaki ortak yön, değerin o şeye kendisinden değil, dışsal bir nedenle yüklenmesidir. Aralarındaki fark ise, değer biçmenin genel geçer değer yargılarına dayanması, değer atfetmenin ise tamamen öznel olmasıdır. Sonuç olarak, ister değer biçme ister değer atfetme olsun, aslında değerlendirilen şeyi değil, daha çok değerlendiren kişiyi yansıtır (Kuçuradi, 1971: 45).
Doğru değerlendirme ise hazır değer yargılarından ve biyolojik-psikolojik ihtiyaçlardan arındırılmış bir değerlendirme etkinliğidir. Doğru değerlendirme; anlama, benzerleri arasındaki yerini görme ve insan değerini görmeyi gerektirmektedir. Bir değerlendirme yaparken öncelikle o kişilerin durumlarını anlamak gereklidir. Ardından o davranışın benzerleri arasındaki yeri saptanmalıdır. Bu, değer atfetmenin önüne geçecektir. Daha sonra, en önemlisi olan insan değerini görmektir. Doğru değerlendirme, durumun içerisindeki kişiler bir grubun üyesi olarak değil, yalnızca insan olarak görülmelidir (Kaygı, 2006a: 55-64). Bir bakıma doğru değerlendirme, etik değerlendirmedir. Etik, insanlar arasındaki değer sorununu ele alan, felsefenin en eski alt dallarından biridir. Felsefe disiplini olarak çıkarları gözönüne almak almaksızın ve dinsel veya ideolojik değer yargılar tarafından belirlenmeksizin eylemlerin değerlendirilmesi olarak açıklanmaktadır (Kaygı, 2006b: 84). Toplumsal normlardan arındırılmış bir değerlendirme biçimidir.
Normlar; topluma, yere ve zamana göre değişiklik göstermektedir. Bir toplumda geçerli olan davranış normu ya da ahlaki norm, başka bir yerde geçerli olmayacağı gibi, aynı toplumda bile farklı dönemlerde aynı normların varlığını sürdürmesinden söz edilememektedir. Bu değişkenlik, normların doğru değerlendirmede kullanılamayacağının göstergesi olmaktadır. Öte yandan davranışları doğrudan etkileyebilme gücü bulunmaktadır. İnsan haklarında normlara “Neden?” sorusu sorulmaktadır. Eğer bir bilgi sınanamıyorsa onun nedeninin sorgulanması gerekmektedir. Örneğin, el öpmenin gerekliliğinin ya da büyüklerin karşısında bacak bacak üstüne atılmamasının sebebi davranış normu ya da ahlaki normlardır. Gece ıslık çalınmamasının sebebi olarak ise inanç gösterilebilir. Oysa “İşkence etmemek gerekir.” cümlesiyle karşılaşıp “Neden?” diye sorduğumuzda insan haklarıyla ilgili bilgi karşımıza çıkacaktır. Çünkü insan değerlidir. Ona zarar verilmemelidir. Bu sebeplerle etik, bir normlar listesi değildir. Her durum etik açıdan biriciktir. Etik değerlendirmenin yapılabilmesi için insanın merkeze alınması; insanın araç olarak değil amaç olarak görülmesi ve kültürel normlardan bağımsız olması gerekmektedir. Etiğin temelinde insanın değeri ve onuru bulunmaktadır. Etik sorunlar ise değer harcayan bir yaklaşım olarak değerlendirilmektedir. Ezbere değerlendirme veya değer biçme etik sorunlara neden olmaktadır.
Kategorik Olarak İnsan Hakları
İnsan hakları dinamik özellik göstermektedir. İnsanlık geliştikçe insan hakları da gelişmiştir. Sürekli bir gelişim gösteren insan haklarını birtakım farklı ölçütlere dayanılarak sınıflandırmak mümkündür. Bunlardan en bilinenlerden biri olanı Georges Jellinek’in negatif statü hakları, pozitif statü hakları ve aktif statü haklarıdır. Negatif statü haklarının bir diğer adı koruyucu haklardır. Bu haklar, devlete “müdahale etmeme” yani negatif yükümlülük yükler. Örneğin, din ve vicdan özgürlüğü söz konusu olduğunda devletten beklenen, bu özgürlüğü tüm bireyler için tanıması ve bu hakkın kullanılmasının önünde devlet ya da üçüncü şahıslarca oluşturulabilecek engelleri kaldırmasıdır. Bu özgürlüğün kullanılıp kullanılmayacağına ya da nasıl kullanılacağına yalnızca bireyin kendisi karar verir. Yaşama hakkı, kişi dokunulmazlığı, mülkiyet hakkı, düşünce ve ifade hakkı gibi haklar bu kapsamda değerlendirilmektedir. Bu haklar bir bakıma devletten önce zaten insanın sahip olduğu ya da olması gereken haklar olmakla birlikte, devletin buradaki görevi bu haklara zarar vermemek ya da olası müdahale durumlarını engellemektir.
Pozitif statü haklarının diğer adı ise isteme haklarıdır. Bu haklar için devletten olumlu bir davranış, hizmet ya da imkan beklenmektedir. Eğitim-öğrenim hakkı, çalışma hakkı, sağlık hakkı, konut hakkı gibi haklar için devletin yalnızca bu hakları tanıması yeterli değildir. Devletin görevi bu noktada vatandaşlarına imkan sağlamasıdır.
Aktif statü hakları ise aynı zamanda katılma haklarıdır. Burada bahsedilen katılmada ise kişilerin yalnızca oy kullanmaları değildir. İnsanların aktif olarak siyasi yaşama katılmalarıdır (Coşkun, 2019: 33-35). Seçme ve seçilmenin yanında, kamu hizmetlerine dahil olma hakkı bulunmaktadır. Örneğin kent konseyleri de bu kategoride değerlendirilebilir.
İnsan haklarının sınıflandırılması kuşak haklar olarak da yapılabilmektedir. Kuşak haklar, tarhisel süreçlere göre ayrılmıştır. Buna göre, birinci kuşak haklar, insanlığın ilk elde ettiği haklara karşılık gelmektedir. Bu haklar, burjuvazi ve aristokrasi arasındaki mücadele sonucunda ortaya çıkmıştır. Kişi güvenliği, konut dokunulmazlığı, zorla çalıştırma yasağı gibi kişisel hakları ve seçme- seçilme, siyasal faaliyette bulunma gibi siyasal haklar bu kapsamda değerlendirilmektedir. İkinci kuşak haklar ise ekonomik, sosyal ve kültürel hakları içermektedir. Bu haklar özellikle 19. yüzyılda Sanayi Devrimi sonrasında İngiltere’de ortaya çıkan işçi sınıfının verdiği mücadeleler sonucu kazanılmıştır. Temelde hedefi, toplumsal adaletsizliği azaltmak ve sosyal adaleti sağlamktır. Sosyal güvenlik, sağlık hizmetlerine erişim, adil ve asgari ücret ve sendikal haklar gibi haklar bu kuşakta kazanılmıştır. Bilim, eğitim, sanat gibi alanlardaki haklar ise kültürel haklar olup yine kuşakta yer almaktadır.
Üçüncü kuşak haklar, 2. Dünya Savaşı sonrası gündeme gelen haklardır. Savaştan sonra bağımsızlığını kazanan devletlerin insanca yaşam koşullarını sağlamak amacıyla ortak hareket etmeleri ve talepleri sonucunda ortaya çıkmıştır (Coşkun, 2019: 35). Barış hakkı, yiyecek hakkı, haberleşme, dayanışma, çevre hakkı, self-determinasyon, gelecek kuşakların hakları vb. haklar bu kuşakta bulunmaktadır. Dördüncü kuşak haklar ise etik sorunlardır. Bilim ve tıbbın karşısında insan onurunun korunması gibi talepler bu kuşakta yer almaktadır. Örneğin unutulma hakkı, gen teknolojisi, klonlanma, ötenazi, cenin hakkı ve cinsel kimlik hakları gibi bilimin ilerlemesiyle ortaya çıkmış ve halen tartışmalı olan haklardır.
İnsan haklarında çeşitli bakımlardan sınıflandırma yapılabilir. Örneğin sivil ve siyasi haklarla, ekonomik ve sosyal haklar olarak ikili bir ayrım yapmak da mümkündür. Diğer yandan kolektif hakları diğer insan haklarından ayırıp, kolektif hakları da kendi içerisinde bir sınıflandırmaya gitmek olasıdır. Ancak bu yapılırken, insan haklarının karşılıklı bağımlılığı ve bölünemezliği her daim akılda tutulmalıdır. Bu tür sınıflandırmaların yapılmasının sebebi her hakkın farklı bir içeriğe, işleve ve sınırlama sebebine bağlı olmasıdır. Buna karşın, bu haklar birbiriyle yarış ya da çatışma halinde değildir; bunun aksine bu hakların toplamı insan haklarını meydana getirmektedir.
İnsan Onuru
Onur kavramı insan hakları için önemli bir yer tutmaktadır. Çünkü insan hakları bir bakıma insan onurunu korumaktadır. İnsan onuru denilen şey, insanın değerinin farkındalığına işaret etmektedir. Her insanı, insanın yapısal olanaklarını gerçekleştirebilecek şekilde muamele görmeye layık kılan, insanın değeridir. İnsan hakları, insan onurunun pratikteki gerektirdikleri olarak görülmektedir. Bu bakımdan insan hakları bütün kişilerden insanın değerini koruyan bir muameleyi diğer bütün kişilere göstermelerini talep etmektedir.
Onur kavramı dilimizde sıklıkla şeref ve gurur kavramlarıyla karıştırılmaktadır. Şeref, bir kişinin değerine gösterilen saygıya işaret etmektedir. İnsan onuru, insanın yapısına ilişkin bilgiden kaynaklanırken; şeref kavramı bir kişinin değerine gösterilen saygıyı ifade etmektedir. Yapıp ettiklerimiz ve yapmadıklarımızla insan onurunu korumak kendimize ve her birimize bağlıdır. Şereflendirilmek ise başkalarına bağlıdır. En çok karıştırılan bir diğer kavram olan gurur ise, kişinin kendisiyle ilişkisinde duyduğu bir duygudur. Kişinin doğrudan veya dolaylı olarak aklında kurguladığı kendi imgesine uygun bir davranışla karşılaştığında hissettiği duygu olarak tanımlanabilir.
İnsan hakları, insan onuruyla, yani tür olarak insanın bazı yapısal olanaklarının değerinin bilgisiyle ilgilidir (Kuçuradi, 2011: 72-75). Bir diğer bakımdan insan, doğuştan onur sahibidir. Aynı zamanda insan hakları hem etken hem de edilgen ilkeler olduğundan insan yalnızca yapıp ettikleriyle onurunu koruyabilir veya onurunu aşağılayabilmektedir. Eğer bir yerde insan hakları çiğneniyor veya suistimal ediliyorsa orada insan onuru çiğneniyor demektir. İnsan hakları korunuyorsa insan onuru korunuyor anlamına gelmektedir. Ayrıca burada muamele görenin onuru değil, muamele edenin onuru korunabilir veya çiğnenebilmektedir. Bu noktada edilgen olan kişinin onuruna zarar verilmesi söz konusu değildir.
Özgürlük
Özgürlük kavramı, tıpkı onur kavramı gibi, insan hakları için önemli bir yer tutmaktadır. İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nde de yer alan kavramlardan biridir. Bu bakımdan tanımının yapılması insan hakları için uygun olacaktır. Kuçuradi, özgürlükle ilgili kesin ve değişmez bir tanım yapılamayacağını iddia etmektedir. Bu sebeple insanın iradede özgür olup olmamasını sorgulamaktadır. Ona göre, özgürlük üç kategoride değerlendirilebilmektedir. Bunlardan ilki insan özgürlüğü, yani antropolojik özgürlüktür. İkincisi, kişilerin özgürlüğü ya da diğer adıyla etik özgürlük ve sonuncusu toplumsal özgürlüktür (Kuçuradi, 1994: 1).
İnsanın özgürlüğü veya antropolojik özgürlük insanın tür olarak özgür olmasına işaret etmektedir. Kant’a göre özgürlük, kesin buyruğu yerine getirmeyi istemektir. Bir diğer deyişle, Kant’a göre özgürlük insanları araç olarak değil, amaç olarak görmektir. İnsanın davranışlarının her yerde geçerli olabilecek şekilde davranmasıdır. Yani, pratik buyruğa ya da maxime göre hareket etmesidir (Kuçuradi, 1994: 3). Kuçuradi’ye göre ise özgürlük olanak olarak vardır. Bu durum insan türüne özgüdür. Türe aittir.
İkinci türden özgürlük ise etik özgürlüktür. Kişi olarak bir önceki özgürlük tanımına uygun hareket edebilen bir kişi özelliğidir. Bu bakımdan kişi davranışlarında insanı merkeze alıyorsa özgür denebilir.
Üçüncü olarak ise toplumsal özgürlük konusunda bir ülkede veya bir yerde geçerli olan ilkelere, kanunlara göz atılmalıdır. Bu noktada orada şerhi hukukun ya da medeni hukukun geçerli olması önem kazanmaktadır. Bir açıdan özgürlük, hakim kılınan ilkelerin bir özelliğidir. Ancak ilkelerin yapısının yanında o ilkeler oluşturulurken karar vericilerin kişi olarak özgür olmasıyla da ilgilidir. Bu türden etkileşimli olan özgürlüğün gerçekleşmesinin hem ailede hem de okulda verilen eğitimle mümkün olabileceğine inanılmaktadır.
Hoşgörü ve Tolerans
Hoşgörü, insan hakları konusunda önemli bir yere sahiptir. Hoşgörü ve tolerans ise dilimizde sıklıkla birbiri yerine kullanılan iki kelime olduğundan karıştırılabilmektedir. Bu bakımdan bu başlıkta her ikisinin tanımı yapılacak olup insan haklarıyla ilgili bağı çözümlenecektir.
Hoşgörü, bir insan özelliğidir. İnsan ilişkileriyle ilgili olup genellikle büyük-küçük ilişkisi veya bir benzeri ilişkiyi içerisinde barındırmaktadır. Olması gereken şeyin, gerektiği gibi olmaması durumunda büyüğün küçüğe gösterebileceği bir tutumdur.
Oysa toleans insan haklarıyla ilgilidir. Toleransın ortaya çıkabilmesi için insanın değerinin görülmesi gerekmektedir. İnsan kimliği her durumda görüldüğü takdirde, toleranslı kişi ona zarar vermek isteyemecektir. Örneğin, zıt düşünceye sahip birinin insan haklarına zarar vermeyi istememek tolerans olarak değerlendirilmektedir. Toleransın sebebi kişinin varlığıdır; ancak düşüncelerle tartışılabilir. Yani, kişiler kendisini ifade edebilirler ancak düşüncesine saygı gösterilmesi zorunlu değildir. Örnek vermek gerekirse; söylenen şey bilgiyi yani insanın değerini gözetmiyorsa bu tolere edilemez ve engellenmelidir. Ancak yine de o kişiye zarar verme kastı bulundurulmamalıdır.
Şiddet ve Ayrımcılık
Bilimsel, sanatsal, teknolojik ve hukuki tüm insani gelişmelere rağmen şiddet varlığını sürdürmektedir. Geçmişte daha çok fiziksel şiddet, şiddet olarak tanımlansa da günümüzde psikolojik şiddet gibi türler de bu tanıma eklenmiştir. Galtung’a göre yapısal şiddetten de bahsedilebilir. Yapısal şiddet, potansiyel olan ile fiili olan arasında fark olmasıdır. Örneğin tüberküloz ölümleri engellenebilirken hala tüberküloz ölümlerinin olması yapısal şiddettir. Ancak yapısal şiddetin şiddet olarak kabul edilmesi nefsi müdafaa gerekçesiyle şiddet gösterme eğilimini artırabilir.
Şiddet eylemleri doğrudan veya dolaylı olarak kişilerin acı çekmesine yol açtığı için ve bunları yapanlar da iyi niyete dayanmadıkları için şiddet insanlık dışıdır. Kimi durumlarda ise siyasi amaçlar için insanlar “kurban” edilmektedir. Ancak bu durumda yine şiddet insanlık dışıdır. Çünkü orada da insan araç olarak görülmektedir. Şiddet varsa etikten söz edilememektedir.
Ayrımcılık ise aynı olan ya da aynı değere sahip olan şeylerden birinin diğerinden farklı bir muameleye tabi tutulması durumu olarak değerlendirilebilir (Şahyar Akdemir, 2014: 89). Ayrımcılık temelde bir etik sorundur. Bir işlemin olması gerektiği gibi olmasından uzak olduğuna işaret etmektedir. Kuçuradi’nin terimlerine göre ise değer biçmenin bir sonucu olarak görülebilir. Irkçılık, dinsel ve etnik ayrımcılık tolerans eksikliği ya da yokluğunun bir sonucudur. Ancak kişilerin toleranslı olup olmaması kişilerin özelliği değil; belli bir yapı özelliğinin sonucudur. Ayrımcılıkla ve şiddetle mücadele ise etik temelli insan hakları eğitimi, doğru değerlendirme becerisinin kazandırılması ve toleranslı yapının birleşimiyle mümkün olabilmektedir.
Sonuç
İnsan hakları bir insanın insan olarak yalnızca var olmasından kaynaklanan haklardır. Ancak hem ulusal hem de uluslararası alanda etik bir sorunlarla karşımıza çıkmaktadır. Bu bakımdan bireylere etik temelli insan haklarının bilgisi ve bu çerçevede doğru değerlendirme becerisinin kazandırılması gerekmektedir. Bu çerçevede bu çalışmada insan hakları etik bakımdan genel hatlarıyla incelenmiştir. 1948 İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nde yalnızca ilk maddesinde yer alan terimler insan hakları felsefesi bakımından neredeyse temel yapıtaşını oluşturmaktadır. Yalnızca bu kavramların içselleştirilmesi dahi kişiler ve toplum bakımından fark yaratabilecek niteliğe sahiptir. Bu çerçevede bu çalışmada genel olarak Türkiye’de etik temelli insan hakları çalışmalarında bulunan İoanna Kuçuradi’nin eserlerinden yararlanışmış olup öncelikle değerlendirme etkinliğinden bahsedilmiştir. Ardından kategorik olarak insan hakları incelenmiş ve onur, özgürlük, hoşgörü ve tolerans, şiddet ve ayrımcılık kavramlarından söz edilmiştir.
Kaynakça
Aksar, Y. (2013). Teoride ve Uygulamada Uluslararası Hukuk-2. Ankara: Seçkin Yayıncılık.
Coşkun, V. (2019). İnsan Haklarının Kategorileri. İ. Dağı, & E. Gökalp (Dü) içinde, İnsan Hakları ve Demokratikleşme Süreci (s. 32-61). Eskişehir: Anadolu Üniversitesi.
Kaygı, A. (2006a). Değerlendirme Sorunu ve İnsan Hakları. A. Barosu içinde, İnsan Hakları (Konferans, Panel ve Sempozyumlar) (s. 47-79).
Kaygı, A. (2006b). Etik ve İnsan Hakları. A. Barosu içinde, İnsan Hakları (Konferans, Panel ve Sempozyumlar) (s. 81-114). Ankara: Ankara Barosu İnsan Hakları Merkezi Yayınları.
Kuçuradi, İ. (1971). İnsan ve Değerleri (Değer Problemi). İstanbul: Yankı Yayınları.
Kuçuradi, İ. (1994). Uludağ Konuşmaları: Özgürlük, Ahlak, Kültür Kavramları. Ankara: Türkiye Felsefe Kurumu.
Kuçuradi, İ. (2006). İnsan Hakları: Kavramı ve Çeşitleri. A. Barosu içinde, İnsan Hakları (Konferans, Panel ve Sempozyumlar) (s. 27-46). Ankara: Ankara Barosu İnsan Hakları Merkezi Yayınları.
Kuçuradi, İ. (2011). İnsan Hakları: Kavramları ve Sorunları. Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları.
Oskay, B. (2023). Immanuel Kant’ın Ahlak Felsefesinde Özgürlüğün Olanaklılığı. Tabula Rasa: Felsefe ve Teoloji(40), 21-38.
Şahyar Akdemir, D. (2014). Ayrımcılığın İnsan Hakları Boyutu ve “Pozitif Ayrımcılık”. İnsan ve Toplum Bilimleri Araştırmaları Dergisi, 3(4), 890-908.
The Universal Declaration of Human Rights. (tarih yok). 06 09, 2025 tarihinde http://un.org/en/about-us/universal-declaration-of-human-rights adresinden alındı
Torun, Y. (2010). İnsan Hakları. Atatürk Üniversitesi Kazım Karabekir Eğitim Fakültesi Dergisi(16), 415-424.
Fotoğraf: Gaia Dergi
POLSAM | POLİTİK STRATEJİLER ARAŞTIRMA MERKEZİ