
Rusya Federasyonu; geniş yüzölçümü, zengin enerji kaynakları ve stratejik konumu ile modern jeopolitiğin en önemli aktörlerinden arasında yer almaktadır. Rusya’nın modern jeopolitik stratejisinin dinamikleri askeri ve ekonomik güç unsurlarının yanı sıra coğrafi konumunun beraberinde getirdiği avantaj ve tehdit algılarının tarihsel perspektifle harmanlanmasıyla oluşmaktadır. Bu makalede, bugün hala etkisini görülen Primakov Doktrini çerçevesinde Rusya Federasyonu’nun Karadeniz, Baltık ve Hürmüz Boğazı gibi stratejik noktalardaki jeopolitik hamleleri ve bölgesel etki mekanizmaları incelecektir.
Öncelikle Primakov Doktrini, ismini eski Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yevgeny Primakov’tan alan, özellikle Rusya’nın tek kutuplu dünya düzenini reddetmesi, çok kutuplu bir uluslararası sistemi savunması, uluslararası güç dengelerini koruyarak bölgesel jeopolitik etkinliğini koruması üzerinden biçimlenmektedir. Bu doktrin kapsamında tek kutuplu bir dünya düzeni Rusya için mümkün değildir. Bunun yerine çok kutuplu bir dünya düzeni var olmalıdır ki istikrarlı ve adil bir uluslararası düzen mümkün olsun. Bu açıdan doktrin tarafından bu sayede Rusya’nın bağımsız bir güç merkezi olarak, ABD ile rekabet etmek yerine diğer büyük güçlerle iş birliği kurarak güç dengesini sağlayabileceğinin vurgusu yapılmıştır. Jain (2021)’de bu fikre katılarak doktrinin bu aşamasını, Rusya’nın stratejik üçgen vizyonu, batıya karşı stratejik denge, ile Avrasya bölgesinde denge politikası oluşturma çabası olarak ifade etmiştir.
İkinci olarak doktrin, post-Sovyet alanına odaklanmaktadır. Eski Sovyet coğrafyasındaki etkisini koruması gerektiğini vurgulayarak Moskova’nın eski Sovyet cumhuriyetleriyle ekonomik ve siyasi entegrasyonunu güçlendirmesi gerektiğine, post-Sovyet cumhuriyetleri bölgesindeki liderlik rolünün korunması ve NATO’nun doğudaki genişlemesine izin verilmemesi gerektiğini vurgulamaktadır.
Üçüncü olarak ise stratejik otonomi ve pragmatizm, doktrinin önemli bir alt metnini oluşturmaktadır. Bu kapsamda Primakov Doktrini, Rus dış politikasını realist bir pragmatizm ile ele almaktadır. Bu bakış açısına göre Rusya Federasyonu, ulusal çıkarlarında maksimum faydayı elde etmek için idealizm yerine somut fayda ve risk değerlendirmeleri üzerinden dış politika kararlarını vermelidir. Bu sayede stratejik otonomi, bir başka deyişle, başka bir güce veya ittifaka bağımlı olmadan kendi çıkarlarını savunma kapasitesi özgürlüğüne sahip olacaktır. Primakov Doktrinine genel bir perspektiften bakıldığında kendi içerisinde tutarlı, uluslararası güç dengesine odaklı ve çıkarların korunmasına dayalı bir konsepte sahip olduğundan Moskova’nın dış politikasındaki eylemleri açıklarken halen önemli bir referans olduğu görülmektedir.
Özellikle Primakov Doktrini’nin uygulama alanlarını üç somut örnek üzerinden daha iyi okunabilmektedir. Rusya Federasyonu’nun çok kutuplu dünya düzeni betimlemesi, Karadeniz’de yakın çevresini güvence altına alma, Baltık’ta NATO’ya karşı güç dengesini koruma ve Hürmüz Boğazı’nda küresel enerji üzerinden nüfuz sağlama stratejisi olarak incelenebilmektedir.
Yakın çevre ve güvenlik bağlamında Karadeniz’e bakıldığında Ukrayna ve Gürcistan, Sovyet sonrası Rusya Federasyonu’nun etki alanına girmektedir. Bu bağlamda yakın çevreyi kontrol altında tutma ve NATO genişlemesine karşı denge sağlama ilkeleri, NATO’ya yaklaşmak ve Batı ile entegrasyonunu arttırmak isteyen Gürcistan’a 2008 müdahalesi ve 2014’te Kırım ilhakı ve takibinde Ukrayna Savaşı örneklerinde görülmektedir.
Baltık Denizi üzerinde durum daha farklıdır. Baltık Denizi’ne kıyısı olan ülkeler; Estonya, Letonya, Litvanya, Polonya, Almanya, Danimarka, Finlandiya ve İsveç’tir ve Kaliningrad dışında hepsi NATO üyesidir. Rusya Federasyonu’nun Baltık’taki toprağı Kaliningrad’dır. Rusya ile hiçbir kara bağlantısı yoktur. Rusya’nın ana topraklarından ayrı, eksklav bölgesidir. Bu durumda Baltık Denizi, Rusya tarafından NATO gölü olarak algılanmaktadır. Bu algıya karşı Kaliningrad’da Rus füze sistemleri ve askeri üsler konuşlandırılmıştır. Böylece bölgede Rusya, NATO karşı denge unsuru yaratmıştır. Ancak bu durum, Baltık Denizi özelinde güvenlik ikilemine sebebiyet vermiştir. NATO genişledikçe Rusya’nın tehdit algısı artmış, Rusya askeri varlığını arttırdıkça NATO’da karşılık vermektedir. Dahası NATO gölü algısına, Primakov mantığı temelinde bakıldığında Rusya Federasyonu; coğrafi ve stratejik çevrelemeye karşı Kaliningrad ile bölgede tek kutuplu Batı gücüne karşı denge kurma ve kendi büyük güç statüsünü koruma ilkelerini sağladığı görülmektedir.
Hürmüz Boğazı’nda ise Primakov Doktrininin küresel güç dengesinde etkili olma ve stratejik özerklik ilkeleri işlevsellik kazanmaktadır. Hürmüz Boğazı, küresel enerji piyasasının fiyatlarını doğrudan etkileyebilecek chokepoint/dar boğaz olarak tanımlanan kritik bölgelerden biridir. Hürmüz Boğazı’nın önemi küresel ticaret ve enerji akışlarını kontrol eden kritik bir bölge olmasıdır. Bu bölgede yaşanan herhangi bir istikrarsızlık, küresel konjektürde dezavantaj yaratabileceği gibi avantajda sağlayabilmektedir. Rusya Federasyonu tarafından Hürmüz Boğazı kontrol edilmese de İran ile ilişkisi, büyük bir avantaj yaratmaktadır. 21 Mart 2026 tarihinde ABD-İsrail-İran Savaşı esnasında Vladimir Putin tarafından İran’ın sadık bir dost ve güvenilir bir ortak olarak tanımlanması, Moskova-Tahran ilişkisinin en net örneklerinden biridir. İran, Hürmüz Boğazı’nın kuzey kısmını kontrol etmektedir ve iki ülkenin iş birliği, küresel enerji piyasasında üstünlük sağlamaktadır. Öncelikle her iki ülkede ABD ve Batı’ya karşı pozisyon aldığı için Primakov Doktrininin çok kutupluluk ilkesi üzerinde buluşmaktadırlar ve Batı’ya karşı denge kurulmuş olmaktadır. Ayrıca İran’ın Hürmüz üzerindeki etkisi, enerji akışını etkileyebilecek kadar büyük bir kapasiteye sahiptir. Enerji akışı bozulursa, fiyatlar etkilenecektir. Başka bir deyişle, enerji arzı riske girdiğinde Rusya’nın enerji kaynakları değer kazanacaktır. Bu noktada enerji arzının riske girmesinin anlamı, Rusya Federasyonu’na daha fazla ekonomik ve jeopolitik avantaj, pazarlık ve diplomasi gücü sağlamaktadır. Çünkü Batı alternatif tedarik aramak zorunda kalacaktır ve Rusya bu soruna çözüm sağlayabilecek kapasitededir. Böylece Rusya, enerji üzerinden güç kapasitesini arttırmış olacaktadır. Daha net ifade etmek gerekirse küresel kriz üzerinden fayda sağlayarak ve kendisine bağımsız bir güç alanı elde ederek Primakov Doktrininin stratejik özerklik ve aynı zamanda küresel güç dengesinde etkili olma ilkeleriyle örtüşmüş olacaktır.
Sonuç olarak Karadeniz, Baltık Denizi ve Hürmüz Boğazı, üçü de farklı bir stratejik ilkeyi somutlaştırmakta olup yer yer Batı’ya karşı denge kurma hususunda da benzerlik göstermektedirler. Bu üç bölge özelinde Primakov Doktrini’nin temel ilkelerinin bölgesel ve küresel düzeyde uygulanabilirliği konusunda somut örnekler sunulmuştur. Doktrinin teorik çerçevesinin ve pratikte uygulanabilirliğinin mümkün olduğu görülmektedir. Aynı zamanda, Rusya Federasyonu’nun dış politika teorisi ile jeopolitik eylemleri arasındaki ilişkiyi açık bir şekilde ortaya koymaktadır.
Kaynakça
Jain, A. (2021, March 2). A reverse Primakov doctrine? SIR Journal. Retrieved from http://www.sirjournal.org/research/2021/3/2/a-reverse-primakov-doctrine
Fotoğraf: Medya Günlüğü
POLSAM | POLİTİK STRATEJİLER ARAŞTIRMA MERKEZİ