
Balıkesir Üniversitesi, Burhaniye Uygulamalı Bilimler Fakültesi, Uluslararası Ticaret Bölümü
İklim krizinin hızlandırdığı kuraklık, sel ve aşırı hava olayları suyu sadece bir kalkınma girdisi olmaktan çıkarıp doğrudan güvenlik gündeminin merkezine yerleştiriyor. “Su savaşları” söylemi, kıt kaynakların çatışmayı tetikleyebileceği endişesini yansıtsa da son on yılda yükselen mavi diplomasi yaklaşımı, suyu çatışma nedeni değil iş birliği ve barış inşası için bir kaldıraç olarak konumlandırıyor. Bu yaklaşım; havza ölçekli yönetişimi, veri paylaşımını, ortak yatırımları ve arabuluculuğu bir araya getirerek, “paylaşımdan fayda paylaşımına” geçişi hedefliyor.
Güvenlik çalışmalarındaki bu dönüşüm, klasik devlet merkezli askeri tehditlerin yanına insani güvenlik (bireylerin temel haklarını ve yaşam koşullarını güvence altına alma, temiz suya erişim, gıda ve sağlık güvenliği gibi unsurlar) ve çevresel güvenlik (ekosistemlerin korunması, iklim değişikliğiyle mücadele, doğal kaynakların sürdürülebilir yönetimi) boyutlarının eklenmesiyle açıklanabilir. Bu çerçevede sınır aşan nehirler, örneğin Fırat–Dicle havzası (Türkiye, Irak ve Suriye arasında su paylaşımı tartışmalarının odak noktası), Nil nehri (Etiyopya’nın baraj projeleri nedeniyle Mısır ve Sudan ile gerilim yaşadığı bölge) ve Mekong nehri (Çin’in yukarı havzadaki barajlarının Güneydoğu Asya ülkelerinin tarım ve enerji güvenliğini etkilemesi), uluslararası siyasette yeni güvenlik gündemleri üretmektedir. Aynı şekilde deniz yetki alanları (Doğu Akdeniz’de enerji kaynaklarının paylaşımı, Karadeniz’de kıyıdaş ülkeler arasında sınırlandırma meseleleri) ve kıyı ekosistemleri (iklim krizinin yükselen deniz seviyeleri, balıkçılık hakları ve biyolojik çeşitlilik üzerindeki etkileri) de bu bağlamda öne çıkmaktadır. Bu sorunların yönetimi ise yalnızca tek taraflı politikalarla değil, aynı zamanda hukuki araçlar (1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi – UNCLOS, sınır aşan sulara dair ikili ve çok taraflı havza anlaşmaları), teknik araçlar (erken uyarı sistemleri, hidrolojik veri izleme ve paylaşım ağları), finansal araçlar (iklim değişikliğine uyum ve su yönetimi için kullanılan yeşil fonlar, Dünya Bankası ve uluslararası iklim finansmanı mekanizmaları) ve diplomatik araçlar (çok taraflı platformlarda müzakere süreçleri, arabuluculuk girişimleri, bölgesel iş birliği mekanizmaları) birlikte işletildiğinde etkili olabilmektedir.
Türkiye; Fırat–Dicle havzasındaki konumu, Doğu Akdeniz’de enerji-su kesişimindeki rolü, Karadeniz ekosistem işbirlikleri ve Afrika açılımındaki su/altyapı projeleriyle mavi diplomasiyi Türk dış politikasının görünür başlıklarından biri haline getirebilecek kapasiteye sahip. Buradaki asıl soru, bu kapasitenin kurumsal tasarım, bölgesel arabuluculuk ve norm geliştirme üzerinden nasıl stratejiye dönüştürüleceği.
1. SORU: Literatürde uzun süredir tartışılan bir konu var: Su gerçekten çatışmaları mı tetikliyor yoksa iş birliğini mi kolaylaştırıyor? Özellikle iklim krizinin etkilerinin arttığı günümüzde sık sık ‘su savaşları’ söylemi gündeme geliyor. Size şunu sormak isterim: Suyun güvenlikleştirilmesi, yani bir tehdit olarak çerçevelenmesi uluslararası iş birliğini zorlaştırıyor mu, yoksa tam tersine suyu barış inşasının bir aracı olarak görmemizi sağlayacak yeni imkânlar mı sunuyor?
Öncelikle şunu belirtmek gerekir: Literatürde ‘“Su savaşları” söylemi 1990’larda özellikle Ortadoğu ve Afrika üzerinden sıkça tartışıldı. Erken dönem çalışmalar çevresel kıtlıkların çatışmayı tetikleyebileceğini öne sürüyordu; buna karşılık daha sonraki karşılaştırmalı bulgular doğrudan su yüzünden çıkan savaşların çok sınırlı kaldığını, suyun çoğu durumda iş birliği alanı ürettiğini gösterdi. Bugün iklim krizi suyu ister istemez güvenlik gündemine taşıyor; bu, söylem sertleştiğinde esneklik alanını daraltabilir. Ama aynı baskı, aktörleri kurumsal ve çok taraflı çözüm arayışına da iter. Burada kilit nokta, suyu sadece tehdit olarak kodlamak yerine fayda paylaşımı ve ortak yönetimle bir zorunlu iş birliği alanı olarak kavramsallaştırmak. Doğru yönetilmediğinde su mevcut gerilimleri şiddetlendirebilir; doğru tasarlandığında ise barış inşasının en güçlü kaldıraçlarından biridir.
Benim kanaatim, suyun güvenlikleştirilmesi, eğer yalnızca tehdit söylemine sıkışırsa uluslararası iş birliğini kısıtlayabilir. Çünkü aktörler suyu bir ulusal güvenlik meselesi olarak kodladıklarında esneklik azalıyor. Ancak desecuritization, yani suyu güvenlik tehdidi olmaktan çıkarıp iş birliği alanı olarak çerçevelemek, yeni fırsatlar yaratıyor. Literatürde bu yaklaşım, ‘benefit sharing’ (fayda paylaşımı) paradigması ile destekleniyor. Örneğin Indus Anlaşması veya Senegal Nehir Havzası Örgütü gibi örnekler, suyun iş birliğini kolaylaştırıcı rolüne işaret ediyor. Dolayısıyla iklim krizinin yarattığı baskı, aslında devletleri daha güçlü bölgesel ve çok taraflı mekanizmalara yönlendirebilir. Burada kritik güvenlik çalışmaları açısından ilginç olan nokta, söylemin kendisinin politika üretmesidir. ‘Su savaşları’ söylemi, çoğu zaman Batı medyasında dramatik bir anlatı olarak yayılırken, sahadaki aktörler çoğunlukla teknik müzakereler ve pratik çözümler üzerinden ilerliyor. Bu nedenle suyun güvenlikleştirilmesi, bazen retorik düzeyde gerilimi artırsa da, aynı zamanda uluslararası aktörleri yeni diplomatik araçlar geliştirmeye zorluyor. Ben bunu bir tür paradoks olarak görüyorum: Söylem düzeyinde gerilim yaratıyor ama pratik düzeyde daha fazla iş birliği ihtiyacı doğuruyor. İşte bu nedenle ‘mavi diplomasi’ söylemi, güvenlikçi yaklaşımı dönüştürerek barış inşasına yönelen alternatif bir dil geliştirmeye çalışıyor. Su hiçbir zaman tek başına savaş nedeni değildir, ama doğru yönetilmediğinde çatışmaları şiddetlendirebilir; doğru yönetildiğinde ise barışın en güçlü aracı olabilir.
2. SORU: Son yıllarda mavi diplomasi kavramını daha çok duymaya başladık. Sizce mavi diplomasi, klasik hidro-diplomasiden nasıl ayrışıyor? İnsani güvenlik, çevresel güvenlik ya da normatif güç gibi yaklaşımlar içinde nereye oturuyor? Uluslararası ilişkiler teorileriyle (realizm, kurumsalcılık, inşacılık) bağlantısını nasıl kurabiliriz?
Son yıllarda mavi diplomasi kavramının öne çıkmasının sebebi, aslında uluslararası güvenlik çalışmalarının geçirdiği dönüşümle doğrudan bağlantılıdır. Klasik hidro-diplomasi dediğimiz yaklaşım daha çok sınır aşan nehirler üzerinden suyun miktar tahsisi, teknik iş birliği ve anlaşmazlıkların çözümüne odaklanıyordu. Mavi diplomasi ise bu çerçeveyi genişleterek denizler, kıyı ekosistemleri, enerji-su güvenliği ve iklim diplomasisini de kapsayan daha bütüncül bir vizyon ortaya koyuyor. Yani hidro-diplomasi “kaynak paylaşımı” üzerine yoğunlaşırken, mavi diplomasi “barış inşası, norm geliştirme ve sürdürülebilir kalkınma” boyutlarını da işin içine katıyor.
Bu yönüyle mavi diplomasi birkaç farklı güvenlik yaklaşımıyla kesişiyor. İnsani güvenlik açısından, suya erişim temel bir insan hakkı olarak görülüyor ve toplumların refahı doğrudan buna bağlı. Çevresel güvenlik boyutunda, iklim değişikliğinin tetiklediği ekolojik krizler suyu yeni bir güvenlik nesnesi haline getiriyor. Normatif güç yaklaşımıyla baktığımızda ise mavi diplomasi, fayda paylaşımı ve çevre hakkı gibi normların uluslararası düzeyde inşasına katkı sağlayan bir çerçeve sunuyor.
Teorik düzeyde de mavi diplomasi farklı okumalara açık. Realist perspektiften su, devletlerin jeostratejik çıkarlarının bir parçasıdır; burada mesele çatışma yerine çıkarların iş birliğiyle yönetilmesidir. Kurumsalcı bakış açısından mavi diplomasi, çok taraflı platformlar, havza anlaşmaları ve bölgesel örgütler aracılığıyla iş birliğini teşvik eder. İnşacı yaklaşımdan ise suya atfedilen anlam ve söylemler önemlidir: “Su savaşları” söylemi aktörleri gerilime sürükleyebilirken, “su barışı” ya da “mavi diplomasi” dili iş birliği için zemin hazırlayabilir.
Kısacası mavi diplomasi, artık sadece teknik bir su yönetimi değil, aynı zamanda uluslararası güvenlik ve diplomasi açısından stratejik bir alan haline geliyor. Su, bu bakış açısıyla ele alındığında, küresel barışın inşasında önemli bir araç olarak öne çıkıyor.
3. SORU: Birleşmiş Milletler’in sınır aşan sular ve deniz hukuku konusundaki sözleşmeleri uzun süredir yürürlükte. Ama sahadaki örnekler bize bunların çoğu zaman yetersiz kaldığını gösteriyor. Sizce mevcut uluslararası hukuk ve normatif çerçeve su krizlerini yönetmek için yeterli mi? Yoksa fayda paylaşımı, bağımsız izleme mekanizmaları gibi yeni normatif araçlara mı ihtiyaç var?
Bana göre mevcut uluslararası hukuk ve normatif çerçeve, su krizlerini yönetmek için bir temel sağlıyor ama günümüzün iklim çağında kesinlikle yeterli değil. Evet, elimizde sınır aşan sular hukukunun “adil ve makul kullanım”, “önemli zarara yol açmama” ve “ön bildirim” gibi ilkeleri var. Deniz hukukunda da ortak kaynakların korunmasına dair yükümlülükler mevcut. Fakat bunlar çoğu zaman yol gösterici nitelikte kalıyor; bağlayıcı ve yaptırım gücü yüksek işletme kurallarına dönüşemiyor.
Buradaki temel sorun üç boyutta öne çıkıyor. Birincisi, yaptırım mimarisi zayıf. Normlar tanımlanmış ama ihlali engelleyecek güçlü mekanizmalar yok. İkincisi, metinler iklim değişikliğinin oynaklığına uygun değil. Çoğu sabit kotalara dayalı ve “normal” hidrologiye göre yazıldı; oysa bugün kuraklık ve taşkın döngüleri yeni bir gerçeklik yaratıyor. Üçüncüsü, güven açığı veri açığından kaynaklanıyor. Gerçek zamanlı, karşılıklı erişilebilir veri paylaşımı olmadığı için şeffaflık zayıflıyor ve bu da güvenlik söylemini sertleştiriyor.
İşte bu nedenle yeni normatif ve kurumsal araçlara ihtiyaç var. Öncelikle “su miktarı paylaşımı” yerine “fayda paylaşımı” yaklaşımını benimsemeliyiz. Enerji üretimi, tarımsal verim, taşkın riskinin azaltılması gibi alanlarda ortak faydaları paylaşmak, sıfır-toplam algısını kırar. İkinci olarak, şeffaf veri diplomasisi hayati. Ortak sensör ağları, uydu gözlemleri ve bağımsız doğrulama mekanizmaları üzerinden güven inşa edilmeden ilerlemek mümkün değil. Üçüncüsü, uyarlanabilir protokoller şart. “Kuraklık yılı” ya da “taşkın yılı” gibi esnek işletme senaryoları ve belirli eşiklere bağlı otomatik mekanizmalar, iklim oynaklığına karşı anlaşmaları dirençli kılar. Bunları iklim maddeleriyle periyodik gözden geçirme süreçleri tamamlamalı. Ayrıca finansal araçlar da devreye sokulmalı; havza yatırım fonları, yeşil fonlar, kuraklık-taşkın sigortaları ve kayıp-zarar finansmanı olmadan bu iş sürdürülemez. Nexus mutabakatları da önemli: su, enerji ve gıdanın birbirine bağlı olduğu anlaşmalar sayesinde taraflar karşılıklı bağımlılığı somut faydaya çevirebilir. Ve son olarak, çok paydaşlı yönetişim. Sadece devletler değil; tarım ve enerji kurumları, yerel yönetimler, kullanıcı birlikleri de sürece dahil edilmezse kalıcı çözümler mümkün olmaz.
Çıkarılacak dersler aslında net: Dayanıklı kalan anlaşmalar, kurumsal tasarımı güçlü, veri paylaşımı yerleşik ve esnek işletme kurallarına sahip olanlar. Tıkanan dosyalar ise genellikle sabit tahsise ve siyasi ön koşullara sıkışanlar. Türkiye açısından baktığımızda da, Fırat–Dicle’de ortak veri platformları kurmak ve fayda paylaşımını enerji, taşkın yönetimi ve sulama paketleriyle somutlaştırmak; Doğu Akdeniz’de ise geçici ortak geliştirme ve çevresel izleme gibi adımlarla diplomatik alan açmak mümkün.
Kısacası, mevcut hukuk bize bir temel sunuyor ama iklim çağında o temelin üzerine esnek, veri-temelli, finansal destekli ve çok paydaşlı bir yönetişim katı inşa etmemiz gerekiyor. Ancak bu şekilde suyu barış inşasının gerçek bir aracına dönüştürebiliriz.
4. SORU: Günümüzde suyun yönetiminde veri paylaşımı, uydu teknolojileri ve erken uyarı sistemleri çok önemli hale geldi. Hatta ‘data diplomacy’ yani veri diplomasisi kavramı da literatüre girdi. Sizce şeffaf veri paylaşımı gerçekten güven inşa eder mi, yoksa güçlü devletlerin elinde bir hegemonya aracına dönüşme riski de var mı? Teknolojik yenilikler bu noktada nasıl bir rol oynuyor?
Aslında mavi diplomasinin geleceğini en çok belirleyecek alanlardan biri burası. Açık konuşmak gerekirse, şeffaf veri paylaşımı güven inşasında kritik bir unsur. Çünkü su müzakerelerindeki en büyük sorun belirsizliktir. Taraflar ne kadar suyun mevcut olduğunu, akışın nasıl değiştiğini ya da iklim koşullarının ne getirdiğini aynı anda ve aynı kaynaktan görebiliyorsa kuşkular azalır. Ortak ölçüm istasyonları, uydu görüntüleri ya da bağımsız doğrulama mekanizmaları sayesinde teknik bilgi diplomatik müzakerenin zemini haline gelir.
Bunun olumlu bir örneğini İndus Anlaşması’nda görüyoruz. Hindistan ve Pakistan siyasi krizler yaşasa da, anlaşma kapsamında oluşturulan ortak ölçüm ve bilgi paylaşım mekanizmaları sayesinde su iş birliği onlarca yıldır devam edebildi. Yani şeffaf veri, güveni besleyen bir unsur olarak işlev görüyor.
Ama her zaman aynı tabloyu görmüyoruz. Mekong Nehri’nde Çin’in yukarı havzada kurduğu barajlarla ilgili sınırlı veri paylaşımı, aşağı kıyıdaş ülkelerde ciddi güvensizlik yaratıyor. Kuraklık ya da taşkın dönemlerinde verilerin kısıtlı aktarılması, bu ülkelerde “veri üzerinden baskı kuruluyor” algısını güçlendiriyor. Bu örnek, veri diplomasisinin yanlış kurgulandığında bir hegemonya aracına dönüşebileceğini gösteriyor.
Dolayısıyla veri diplomasisi çift yönlü bir karaktere sahip. Doğru tasarlandığında güven üretir; tekelleştiğinde güç asimetrilerini daha da derinleştirir. Burada teknolojik yenilikler belirleyici oluyor. Gerçek zamanlı sensör ağları, uydu tabanlı gözlemler, yapay zekâ destekli hidrolojik modellemeler ve erken uyarı sistemleri, şeffaflığı artırma potansiyeli taşır. Fakat bu teknolojilerin sadece belirli aktörlerin elinde kalması yeni bir “veri bağımlılığı” yaratır. Nitekim Afrika’daki birçok ülke hâlâ uydu verisine doğrudan erişemiyor, Batılı ya da bölgesel güçlerden gelen verilere mahkûm kalıyor.
Kısacası, geleceğin mavi diplomasisinde kritik mesele teknolojinin kimin elinde olduğu değil, bu verilerin nasıl paylaşıldığı ve hangi kurumsal çerçevelerle güvence altına alındığıdır. Şeffaf ve ortak erişime dayalı veri paylaşımı barış inşasının motoru olabilir; aksi halde yeni bir jeopolitik baskı aracına dönüşür.
5. SORU: Ortadoğu’da Fırat–Dicle havzası Türkiye, Irak ve Suriye arasındaki en kritik meselelerden biri. Bu su paylaşımını realist bir güç siyaseti olarak mı okumalıyız, yoksa kurumsalcıların söylediği gibi karşılıklı bağımlılık yaratma potansiyeli de var mı? Türkiye’nin son yıllarda öne çıkardığı ‘fayda paylaşımı’ yaklaşımı bu literatür içinde nereye oturuyor sizce?
Çok önemli bir soru, çünkü Ortadoğu’da su meselesi sadece çevresel değil aynı zamanda doğrudan güvenlik ve dış politika boyutuyla ele alınıyor. Fırat–Dicle havzasına realist perspektiften baktığımızda tablo oldukça net: Türkiye yukarı kıyıdaş ülke olarak ciddi bir jeostratejik avantajla hareket ediyor. Suyun kaynağını kontrol eden ülke, aşağı kıyıdaşlara karşı belirli bir baskı kapasitesine sahip oluyor. Irak ve Suriye’nin zaman zaman “su güvenliği” söylemini bir ulusal güvenlik meselesi olarak öne çıkarması da bu realist okumanın sahadaki karşılığı. Bu bakış açısına göre, su paylaşımı güç asimetrilerinin yansımasıdır ve her aktör kendi çıkarını maksimize etmeye çalışır.
Kurumsalcı perspektiften bakıldığında ise durum biraz farklı. Fırat–Dicle, aslında karşılıklı bağımlılık yaratabilecek ciddi potansiyele sahip. Çünkü su sadece tek taraflı bir kaynak değil; enerji üretimi, tarımsal kalkınma, taşkın kontrolü ve hatta seyrüsefer gibi alanlarda bölgesel iş birliği fırsatları sunuyor. Irak’ın sulama ihtiyacı, Türkiye’nin hidroelektrik kapasitesi, Suriye’nin gıda güvenliği gibi başlıklar birbirine bağlı. Eğer bu alanlarda karşılıklı çıkarların dengelendiği kurumsal yapılar oluşturulabilirse, su çatışma değil iş birliği üretme kapasitesine sahip hale gelir. Ancak bölgenin siyasi istikrarsızlığı ve güvenlik kaygıları, bu kurumsal adımların önünü çoğu zaman tıkıyor.
Türkiye’nin son yıllarda öne çıkardığı “fayda paylaşımı” yaklaşımı işte bu noktada dikkat çekici. Klasik “su miktarı paylaşımı”nın ötesine geçerek, elde edilen faydaların —örneğin enerji üretimi, tarımsal verim, taşkın riskinin azaltılması— paylaşımını gündeme getirmesi, kurumsalcı literatürde tartışılan “benefit sharing” paradigmasıyla örtüşüyor. Bu yaklaşım, suyu sıfır-toplam mantığından çıkarıp ortak kazanç alanı olarak görmeyi öneriyor. Yani realistlerin vurguladığı güç asimetrileri tamamen ortadan kalkmasa bile, kurumsalcıların işaret ettiği karşılıklı bağımlılık alanları bu sayede daha görünür hale geliyor.
Kısacası, Fırat–Dicle havzasını yalnızca realist bir güç siyaseti olarak okumak eksik olur. Burada hem güç dengelerinin hem de iş birliği potansiyelinin bir arada var olduğu hibrit bir yapı söz konusu. Türkiye’nin fayda paylaşımı söylemi ise, bu hibrit yapıyı iş birliği yönünde dönüştürmeye dönük bir norm girişimi olarak değerlendirilebilir.
6. SORU: Mısır, Etiyopya’nın Nil üzerinde inşa ettiği barajı ‘varoluşsal tehdit’ olarak tanımlıyor. Bu söylemi güvenlikleştirme kuramı üzerinden değerlendirecek olursak, sizce bu yaklaşım iş birliğini tamamen imkânsız hale mi getiriyor? Yoksa uluslararası toplumun arabuluculuk yaparak söylemi yumuşatma ihtimali de var mı? Nil örneği bize suyun çatışma mı yoksa iş birliği mi ürettiğini nasıl gösteriyor?
Nil havzasında Mısır’ın Etiyopya’nın inşa ettiği Hedasi (GERD) Barajı için kullandığı “varoluşsal tehdit” söylemi, güvenlikleştirme kuramının neredeyse ders kitabı örneklerinden biri. Çünkü bu söylem, barajı sadece bir kalkınma projesi değil, Mısır’ın ulusal güvenliği ve hatta halkının hayatta kalma meselesi olarak kodluyor. Nil, Mısır’ın su kaynaklarının yaklaşık yüzde 90’ını oluşturduğu için bu retorik siyasi açıdan güçlü bir mobilizasyon sağlıyor. İç kamuoyunu konsolide etmek, uluslararası destek aramak ve gerektiğinde askerî seçeneği meşrulaştırmak için “existential threat” söylemi işlevsel oluyor. Bu nedenle güvenlikleştirme, iş birliği kanallarını daraltıyor; çünkü varoluşsal bir meselede geri adım atmak siyasal açıdan neredeyse imkânsız hale geliyor.
Fakat bu durum iş birliğini tamamen imkânsız hale getirmiyor. Etiyopya, barajı kalkınma ve enerji güvenliği açısından bir “ulusal gurur projesi” olarak çerçeveliyor. Bu da güvenlikleştirmeye karşı bir tür “kalkınma söylemi” üretiyor. İşte burada uluslararası toplumun devreye girme kapasitesi belirleyici oluyor. Afrika Birliği defalarca arabuluculuk yaptı, ABD ve Dünya Bankası da tarafları masada tutmaya çalıştı. Bu girişimlerde “barajın işletme rejimi” üzerine teknik çözümler gündeme geldi: Akışın belirli eşiklerin altına düşmemesi için ortak işletme kuralları, gerçek zamanlı veri paylaşımı, taşkın ve kuraklık yıllarına göre esnek işletme protokolleri gibi öneriler masaya kondu.
Ayrıca Etiyopya’nın üreteceği elektriğin bölgesel pazarlara ihraç edilmesi, Mısır ve Sudan’ın da bu enerjiden faydalanması şeklinde bir fayda paylaşımı modeli tartışılıyor. Böyle bir çerçeve, söylemi “tehdit”ten “fırsat”a kaydırabilir. Sudan’ın zaman zaman ara bulucu pozisyon üstlenmesi, Mısır ile Etiyopya arasında teknik komiteler kurulması da bu yönde atılmış adımlar.
Nil örneği bize şunu net şekilde gösteriyor: Su tek başına savaş nedeni olmuyor, ama nasıl siyasallaştırıldığına bağlı olarak çatışmayı da iş birliğini de tetikleyebiliyor. GERD barajı, güvenlikleştirme söylemi üzerinden krizin merkezine otururken, aynı zamanda ortak enerji entegrasyonu ve veri diplomasisi aracılığıyla iş birliği fırsatları da yaratabiliyor. Yani suyun hangi yöne evrileceğini, büyük ölçüde aktörlerin söylemlerini dönüştürme kapasitesi ve uluslararası toplumun kolaylaştırıcı rolü belirliyor.
7. SORU: Doğu Akdeniz son yıllarda enerji keşifleriyle birlikte bir gerilim alanına dönüştü. Deniz yetki alanı tartışmaları ve Mavi Vatan doktrini de gündemin merkezinde. Sizce su, enerji ve güvenlik üçgeni bu bölgede nasıl bir literatür oluşturuyor? Türkiye’nin mavi diplomasi söylemi, uluslararası deniz hukukuyla yaşadığı gerilimi yumuşatma konusunda nasıl bir rol oynayabilir?
Doğu Akdeniz gerçekten de son yıllarda su, enerji ve güvenlik üçgeninin en çok iç içe geçtiği bölgelerden biri haline geldi. Enerji keşifleri bu alanı ekonomik fırsatların yanı sıra ciddi jeopolitik gerilimlerin de merkezine taşıdı. Deniz yetki alanı tartışmaları, ada ve adacıkların nasıl hesaba katılacağı, kıyı uzunluklarının nasıl yorumlanacağı gibi teknik meseleler uluslararası hukuk açısından farklı tezlerin çatışmasına yol açıyor. Türkiye’nin Mavi Vatan doktrini de bu bağlamda sadece bir güvenlik söylemi değil, aynı zamanda uluslararası hukuktaki “hakkaniyet” ve “eşitlik” ilkelerini öne çıkaran bir pozisyon olarak karşımıza çıkıyor.
Fakat mesele yalnızca hukuk değil; enerji boyutu da en az onun kadar belirleyici. Gaz rezervlerinin nasıl ticarileştirileceği, hangi ülkelerle ortak altyapılar kurulacağı, elektrik enterkoneksiyonlarının nasıl yönetileceği gibi konular bölgedeki ittifak dinamiklerini doğrudan etkiliyor. Bu noktada suyun rolü de göz ardı edilmemeli. Çünkü Doğu Akdeniz’de enerji güvenliği ile su güvenliği birbirine bağlı. Desalinasyon projeleri, yenilenebilir enerji ile su üretimi ya da enerji-su takasları gibi çözümler, aslında gerginliği azaltacak iş birliği alanları yaratabilir.
Türkiye’nin mavi diplomasi söylemi tam da burada devreye giriyor. Eğer bu söylem sadece askeri caydırıcılık ya da hak iddiası üzerinden değil, aynı zamanda fayda paylaşımı, şeffaf veri paylaşımı ve çevresel güvenliğe dayalı ortak girişimler üzerinden somutlaştırılırsa, uluslararası deniz hukukuyla yaşanan gerilimleri yumuşatabilir. Nihai sınırlandırma anlaşmaları çok zaman alabilir ama bu süreçte ortak çevresel izleme, deniz kazalarına birlikte müdahale, balıkçılık yönetimi ya da enerji-su entegrasyonu gibi alanlarda yapılacak işbirlikleri, hukuki pozisyonları sertleştirmeden diplomatik alan açabilir.
Kısacası Doğu Akdeniz’de mesele, haklılık yarışında pozisyon kazanmak kadar, ortak fayda üretme kapasitesine de bağlı. Türkiye’nin mavi diplomasi perspektifi, eğer bu yönde kurumsallaştırılabilirse, çatışmayı öteleyen ve iş birliğini teşvik eden bir çerçeve haline gelebilir.
8. SORU: Türkiye’nin hem Fırat–Dicle havzasında hem de Afrika’daki baraj projelerinde aktif olduğunu görüyoruz. Sizce bu girişimler Türkiye’nin yumuşak güç kapasitesini artırıyor mu? Türkiye bir ‘norm girişimcisi’ olarak mavi diplomasiyi uluslararası alanda öne çıkarabilir mi? Bu rol Türk dış politikasının genel yönelimleriyle ne kadar uyumlu?
Öncelikle şunu söylemek lazım: Türkiye’nin Fırat–Dicle havzasındaki konumu realist açıdan yukarı kıyıdaş olmanın getirdiği jeostratejik avantajı gösteriyor. Ama son dönemde özellikle “fayda paylaşımı” vurgusu, Türkiye’nin meseleyi sıfır-toplam denkleminin ötesine taşımak istediğini ortaya koyuyor. Bu söylem, suyun yalnızca miktar üzerinden değil; enerji üretimi, taşkın kontrolü, tarımsal verimlilik gibi farklı alanlarda yarattığı faydanın paylaşılmasını gündeme getiriyor. Bu yaklaşım, uluslararası literatürde “benefit sharing” olarak biliniyor ve Türkiye’nin normatif bir çerçeve sunma çabası olarak okunabilir.
Afrika’daki baraj ve altyapı projeleri ise Türkiye’nin klasik diplomasi araçlarının ötesine geçtiğini gösteriyor. Sudan’dan Etiyopya’ya, Nijer’den Somali’ye kadar birçok ülkede Türk firmalarının yürüttüğü baraj, sulama ve enerji projeleri, Ankara’nın kalkınma yardımları ve teknik iş birliği kapasitesini güçlendiriyor. Bu faaliyetler yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda yumuşak güç unsuru olarak değerlendirilebilir. Yani Türkiye, altyapı yatırımları üzerinden bölge ülkelerinde somut fayda üretirken, aynı zamanda güven inşa eden bir aktör olarak da kendini konumlandırıyor.
Şimdi gelelim norm girişimciliği meselesine. Türkiye’nin mavi diplomasi kavramını dış politika söylemine taşıması, suyu uluslararası güvenliğin yükselen gündemlerinden biri haline getirmeye dönük bir girişimdir. Eğer bu söylem kurumsal düzeyde desteklenir; yani bağımsız veri paylaşımı, çok taraflı havza sekreteryalıkları, ortak yatırım fonları gibi mekanizmalarla somutlaştırılırsa, Türkiye gerçekten de norm girişimcisi rolü üstlenebilir. Böyle bir rol, Türkiye’yi yalnızca bölgesel bir aktör olmaktan çıkarıp, iklim güvenliği ve çevresel diplomasi gibi küresel gündemlerde de görünür kılar.
Dış politikadaki genel yönelim açısından bakarsak, bu rol Türkiye’nin son yıllarda geliştirdiği çok boyutlu dış politika çizgisiyle uyumludur. Afrika açılımı, Asya ile ilişkilerin derinleştirilmesi, insani diplomasi söylemi ve kalkınma yardımları, mavi diplomasinin de dayanak noktalarını güçlendiriyor. Ancak bunun sürdürülebilir olması için, askeri ve jeopolitik söylemlerin öne çıktığı anlarda dahi, mavi diplomasinin iş birliği, fayda paylaşımı ve çok taraflılık boyutunun ısrarla korunması gerekiyor.
Kısacası, Türkiye’nin hem bölgesel hem küresel ölçekte su politikaları, yumuşak güç kapasitesini artırma ve norm girişimcisi rolü üstlenme potansiyeli taşıyor. Ama bu potansiyelin hayata geçmesi, söylemin ötesinde kurumsal mekanizmalarla desteklenmesine bağlı.
Son olarak şunu sormak isteriz: Önümüzdeki 20 yılda iklim krizinin etkisiyle su diplomasisinin uluslararası sistemdeki rolü ne olacak? Su, güvenlik çalışmalarında ayrı bir sektör olarak mı konsolide edilecek, yoksa insani ve çevresel güvenlik başlıklarının içinde mi kalacak? Sizce ‘su barışı’ vizyonunun Birleşmiş Milletler ve COP süreçleri gibi küresel platformlarda kurumsallaşma ihtimali nedir?
Bence önümüzdeki 20 yıl, su diplomasisinin uluslararası siyasette kaderini belirleyecek dönem olacak. Bugün su, çoğu zaman çevresel ya da insani güvenliğin bir alt başlığı olarak ele alınıyor. Ama iklim krizinin şiddetlendiği bir dünyada, suyun artık tek başına bir güvenlik sektörü olarak konsolide olma ihtimali çok yüksek. Çünkü su, yalnızca içme ve tarımsal üretim için değil; gıda zincirinden enerji üretimine, göç hareketlerinden toplumsal istikrara kadar her şeyi belirleyen temel bir unsur haline geliyor.
“Su barışı” vizyonunun küresel platformlarda kurumsallaşma ihtimaline gelirsek… Aslında bunun işaretlerini şimdiden görüyoruz. Birleşmiş Milletler’in 1997 Sınıraşan Sular Sözleşmesi, UNESCO’nun su diplomasisi girişimleri ve özellikle iklim zirveleri —yani COP toplantıları (Conference of the Parties / Taraflar Konferansı)— suyu gündemin merkezine taşıyor. Son yıllarda COP sürecinde tartışılan “Loss and Damage” yani kayıp-zarar mekanizmalarında su, iklim adaletinin en kritik unsurlarından biri olarak öne çıkmaya başladı. Bu da bize gösteriyor ki, su artık yalnızca teknik bir mesele değil; aynı zamanda küresel eşitsizliklerin, adalet taleplerinin ve barış arayışlarının da ekseninde.
Elbette engeller var. Büyük güç rekabeti, bölgesel istikrarsızlıklar ve uluslararası kurumların yavaş işleyişi, bu vizyonun kısa vadede tam anlamıyla hayata geçmesini zorlaştırıyor. Ama burada kritik olan nokta şu: Su diplomasisi önce bölgesel düzeyde —Nil Havzası’nda, Fırat–Dicle’de, Mekong’da— iş birliği üretmeye başlarsa, bu deneyimler zamanla küresel kurumsallaşmaya taşınacak.
Politika önerilerine gelirsek: Önümüzdeki dönemde üç başlığa özellikle odaklanmak gerekiyor. Birincisi, şeffaf veri paylaşımı ve bağımsız izleme mekanizmaları olmadan güven inşa etmek mümkün değil. İkincisi, fayda paylaşımı yaklaşımı ile sadece metreküp hesabına değil, enerji, tarım, taşkın yönetimi gibi bütünleşik faydalara odaklanmak gerekiyor. Üçüncüsü, suyu iklim diplomasisiyle birlikte düşünmek şart; yani Paris Anlaşması hedefleriyle uyumlu, yeşil fonlar ve uyarlanabilir işletme protokolleriyle desteklenen bir su yönetimi mimarisi inşa edilmeli.
Kısacası su, önümüzdeki 20 yılda ya güvenlik çalışmalarında bağımsız bir sektör olarak literatüre girecek ya da en azından çevresel ve insani güvenlik başlıkları içinde çok daha merkezi bir konuma oturacak. “Su barışı” vizyonu da, devletler söylemlerini tehditten iş birliğine çevirebildikleri ölçüde, Birleşmiş Milletler ve COP süreçlerinde kurumsallaşma yoluna girecek. Bu gerçekleşirse, su diplomasisi geleceğin barış diplomasisinin en güçlü dayanaklarından biri haline gelebilir. Kısa vadede en hızlı ilerleme, bölgesel havzalarda ölçülebilir iş birliği çıktıları üretmekten geçiyor; bu çıktılar standartlaştıkça Birleşmiş Milletler ve COP süreçlerinde daha geniş ölçekte kurumsallaşabilir “su barışı” normlarına dönüşecektir. Böylelikle su, yalnızca bir kriz kaynağı değil, gelecek nesiller için barış ve iş birliğinin en somut aracı olarak uluslararası sistemin merkezine yerleşebilir.
Fotoğraf: Anadolu Ajansı
POLSAM | POLİTİK STRATEJİLER ARAŞTIRMA MERKEZİ