YÜZÜN ETİK SORUNU: SESSİZ ŞİDDETİN KURMACASI

Seval TOMAK BAL

Araştırmacı

Şimdilerde hızla değişen dijital kültürün başat ikonu, yüzdür diyebiliriz. Onun görünmezliği ve yeniden inşası olgusu, insan- insan ve insan- makine ilişkisi bağlamında yeniden bitimlenmeye ihtiyaç duyulan bir konudur. Özellikle sosyal psikoloji ve medya okumalarında Emmanuel Levinas’ın “yüz etiği” ve “tanınma” kuramında, Michel Foucault’nun “gözetim ve iktidar” analizlerinde, “şeffaflık ve toplum” eleştirisilerinde, Erving Goffman’ın “etkileşim ritüelleri”, Lacan’ın “öznenin oluşumu”a ilişkin psikanalitik yaklaşımları ile dijital çağın sessiz şiddetini anlamlandırmada “yüz etiği” “yüzün görünmezliği”, “yüzün inşası” başlıklarıyla incelemeye değer bir alandır.

Aritmetik tekrar ve geometrik simetriler ile onun varoluş alanını mercek altına aldığımızda tarihsel, mitolojik, sanatsal çerçevede “dijital görünmezlik” olgusu ile karşılaşırız. Yüz kırılgan maskelerin altında sınırlarının kaybetmekte bu nedenle de görünürlük alanından uzaklaşmaktadır. Yüzün hatlarının görünüp kaybolduğu özdeşleşme sürecinde kırılma ve kırık parça ile karşılaşırız. Toplumsal kimliğin bir parçası olarak yüzün dışsal yüzeyinde okunaklı hale gelen simgesel mesajlar, yeniden inşa sürecini başlatmaktadır.

Yüzün Okunaklılığı

Fenomenolojik perspektifte yüzün diğer yüzlerle kurduğu değişken yapısı, Maria Ponty’e göre, yalnızca gözlemlenir bir nesne değildir. O, aynı zamanda bedenselliğin görünür kıldığı bir bilincin yani varlığın fenomenlerle açığa çıktığı bir yüzeydir. Bu açığa çıkış alanı, bir tür “karşılaşma” ritüelini anımsatır. Karşılaşma, doğrudan insan yüzü ile gerçekleşmiyorsa, yani dijital ortamda ise onun “bedenlenmiş fenomenolojik etkileşim” imkanını ortadan kaldırdığı görülecektir. Yüz, sadece bir görüntü birimine indirgendiğinde ise fenomenolojik karşılaşma yerini simülatif, ölçülebilir, nicel bir temasa bırakacaktır. Baudrillard’ın yaklaşımıyla bu durumda iki şey açığa çıkar. İlki algılanır öznenin kaybı, diğeri temsil edilen ancak bedensel olarak varlık gösteremeyecek olan bir yüzün doğurduğu, yepyeni bir “yabancılaşma” biçimi.

Psikanalitik perspektifte ise onun dijital yansımaları, Lacan’ın “ayna” teorisinde benliğin dışsal bir imgeyle kurulu dijital kültür tanımı ile ilintili gibidir. Burada kurucu imge, fiziksel bir aynada değil “filtreler, özçekimler, algoritmik güzellik formalarında” belirir hale gelmiştir. Ayrıca çok katmanlı bir psikanalitik kırılma sözkonusudur. Öyle ki artık gerçek le-reel bedenin kırılganlığı görünmezlik ile yer değiştirmiş gibidir. Bundan sonrasında öznenin imgesel imajı filtrelenmiş olduğundan, kurmaca yüzü, ideal benlik yanılsamasının patolojik bir deneyinde çoğaltılmış gibidir. İşte tam bu esnada, “simgesel-sembolik dijital persona” toplumsal dil ve normlarla kurulan yeni benliğiyle sembolik düzeyde bozuma uğramıştır. Son izlenir yüzeyinde “imar edilmiş yeni yüz” “dijital görünmezlikle, aşırı görünürlük arasında bir yerde maskelenmiş bir yokluk” üretmiştir. Biz bu hale “yüzün kaybolması” diyeceğiz.

İndirgenmiş Yüz: Veri Yüz

Yüzün kaybolması ve yokluğu üzerine düşünce atlamaları yoluyla bir tanım getirmek için uğraşıldığında ve büyük verinin işlendiği kontrol toplumu alegorisinden yola çıkıldığında, bugün algoritmalar, yüzü estetik bir filtre nesnesine, ayrıca ona ait biyometrik kimlik verileriyle beraber duygulanımlarını işleyerek ekonomik ve güvenlik parametresi olarak kaydettiği bilgisine varılacaktır.

Bu durum, yüzün “etik” anlamını değil teknik işlevini öne çıkarmaktadır. Yüz, artık bakışa karşılık veren bir “öteki” değil ölçülebilir bir veri birine indirgenmiştir. Bunlara ilaveten görünürlük ekonomisi çerçevesinden Richard Sennett’in “kamusal insanın çöküşü” olgusuyla uyumlu şekilde ele aldığımızda, dijital kültür, yerini yüze değil “sergilenebilir bir yüz” ekonomisine bırakmıştır, diyebiliriz. Küresel ikonlar, influencer figürleri ve medya yüzlerinin aurası, imgeler olarak çoğaldıkça, sıradan bireyin yüzü kültürel düzeyde yaklaşmaktadır. Bu süreçte iki tane çelişki karşımıza çıkmaktadır. Hiper görünürlükte ikonik yüzler fazlasıyla görünür hale gelerek gözlere adeta batar haldedir. Öyle ki onlar silikleşmiştir. Puslu bir aynanın yüzeyinde asılı gibidirler. Mitolojik dünyadan baktığımızda ise örneğin Medusa’da görünmenin öldürücülüğüyle, Janus’da yüzleşme, Prometheus’da acının kamusallığı ile karşılaşırız. Bu duyumlar bir müddet sonra “yüzsüzleşmiş ilişkilerin” içinde eriyecektir. Örneğin Rönesans portrelerinde, Caravaggio’da yüzün etik inşası Francis Bacon’da yüzün parçalanmasını, Andy Warhol’da sergilenen yüzün seri üretimini dijital çağ içinde izleyebiliriz. Günün sonundaysa, tanım aralığı yeniden formüle edilmiş haliyle bu “yeni nesil yüz” ulaşılır, somut nitelikte, kullanışlı verilere indirgenmiş durumdadır. Ayrıca kimliğin dışa yorumunu örseleyen haliyle, “yüzün yokluğu” sessiz şiddeti doğurmuş olacaktır.

Sosyo-psikolojik açıdan sessiz şiddet olgusu bir tür “tanınma eksikliği” ile ilişkilendirilebilir. Yüzün kaybedilmesi biraz da özdeğer aşınması gibidir. Horneth’in işaret ettiği üzere, yüzün flulaştığı görünmez kaldığı iletişimin, boyutlarından soyutlanmış yüzde onun bir iletişimsizlik sarmalına yol açtığı söylenebilir. Empati erozyonuna neden olur, yani yüzsüz iletişim, başkasının edimlerini tolere edici fonksiyonun parçası olan empatik tepkileri zayıflatır ve burada gözle ayırtedilir “ağır sis modeli” devreye girer. Sorumluluğun askıya alındığı bu aşamanın içerisinde anonim kalmış “özne” göz kırpar. Sadece o artık konuşan eylemin işaretleyicisi değildir. Bağlanma kırılmaları ortaya çıktığında ise kimlik aşındırma işlevini üstlenir, yüz, bu defa. Olmayışı ile dijital silinme meydana gelir. Dijital gösterge alanında Ghosting veya “görüp cevap vermeme” de bağlanma sisteminde çatlaklar yaratmaktadır. Bireyin “kendi yüzüne ayna tutan öteki yüze yabancılaşması” psikanalitik düzeyde öz- imge bozulumuna işaret etmektedir. Kırıklar bir müddet sonra benlik okumasında çatlaklar üretir. Yayıldığı yüzeyden derine inme eğilimi gösteren bu çatlaklardan kimliğe dair ipuçları sızar. Ancak kırılmalar gerçekliği tercüme edilemez bir aralıkta bırakmıştır. Özne kimliğe dair varoluşsal bir krize girmiştir.

Metaforik açıdan bakıldığında yüz, yalnızca biyolojik bir yüzey değildir. Aynı zamanda kültürel tarihsel ve psikolojik anlam katmanlarını taşıyan semitik bir düğüm noktasını oluşturmaktadır. Bu nedenle “yüzün görünmezliği” metaforunda üç farklı imaj sergilenir. İlkin harita gelir; yüz, bireyin ontolojik bir haritası şeklinde beliren bir nesne olarak karşımıza çıkar. Görünürlük derecesi bu harita üzerinde değişmektedir ve yüzün çeperleri ile merkezi arasında dağılmış kırışıklıklarda, ondan doğan bakış ve ifadeleri taşıyan mimiklerdeki yaşamın kaydedilmiş izlekleri gibidirler. Dijital filtrasyon ile ortaya çıkan görünmezlik bu haritayı silerek bir kontra dönüştürmektedir. Yüz salt okunur, varoluş sınırında çizgiler taşıyandır. Ancak inşa sürecinde özne ister istemez görünürlüğün kontrollü yönetimini kaybedecektir. Bir süre sonra kimliğin süreklilik ve etik yönelimi erozyona uğrayacaktır.

İkincisinde, yüz içsel ben ile dış dünya arasında en fazla yoğunlaştığı sınırı ifade eden bir alanda yani eşiktedir. Fukuyama’nın eşik- mekân kavramı ile ilişkilendirildiğinde “yüzün yokluğu, öznelliğin eşiğe çıkmaması” yani “toplumsal görünürlüğün kalmaması” anlamına gelmektedir. Bellek metaforundan hatırlayacak olursak, Halbwachs yüzü toplumsal hafızanın bir “taşıyıcısı” olarak işaretler. Öyle ki yüz silindiğinde sadece kişi değil, bir hatırlama biçimi de silinmiş olacaktır.

Evet, tarihin yüzleri kültürel bellekte saklanır. Bu yazıda anlatılmaya çalışılan “yüzün kalıcılığı ile yeniden inşasının paradoksu”, dijital çağın “yüzsüzlüğüne” karşılık bir cevaptır. Yani tarih boyunca bazı yüzler kolektif hafızada silinmez biçimde yer etmiş, bazısı da yok olmuştur. Hatırda kalan yüzler ise sadece biyografik figürler sayılmazlar, aynı zamanda kültürel, politik ve sanatsal işaretlecilerdir. Örneğin, eski dünyada yüzü çirkin bulunmasına rağmen Sokrates, düşünsel duruşuyla etik sözleşme olgusunun simgesi gibi görülmüştür. 

Örneğin, Kleopatra, politik etki ile estetik imge arasında bir yerden görünür. Roma’da Augustus’un portrelerinde rastlandığı üzere yüz, iktidar imgesidir. Orta Çağ ve Rönesans dönemlerindeki İsa ikonu ise “merhametin yüzü ve teolojik tanınmanın modeli” olarak karşımıza çıkmıştır. Mona Lisa’nın yüzünde belirsizlik okunur. Başka bir zamanda da modern öznenin epistemik durumunun karmaşasını temsili karşımızda durup gözümüzün içine bakmaktadır. Modernitede Che Guevara, politik ikon yüzünün küresel bir temsili sayılabilir. Albert Einstein’da bilimin “yüzleşen” ifadesi kaotik saçları ve entelektüel özgürlüğüyle estetize edilmiş bir yüzü gösterir. Frida Kahlo’da ise acının görünür kılınmış ve bedenlenmiş bir direnişini açığa vurmuştur. Dijital yüzlerin aksine bu yüzler, sınır aşımıyla görünmezlik kazanırken ilginç bir biçimde izleyicilerine kalıcı okunabilirlikler üretmişlerdir.

Sessiz Şiddet ve Yüz

Bugün artık “yüz” veri akışında kaybolan bir fragmana dönüşmüştür. İmajiner yüzler kolektif ve psikolojik düzeyde var olan hayali yüzlerdir. İmajine yüzler, gerçek olmayan fakat kültürel psikolojik ve mitolojik düzeyde etkisi gerçek olan yüzlerdir. Bakış bu yüzlerde antropolojik körlüğü silerek yüzler vasıtası ile metaforik ve psikoanalitik analiz alanını biçimlendirici bir işlevsellik kazanmıştır. Yani “mitolojik olan imajlar korkunun yüzleşme biçimini, ölüm ritüelindeki sembolik bedeni, Buda’nın dingin yüzü, zihinsel sükunetin idealize edilmiş halini” temsil etmiştir. Politik imajine de ise devlet, ulus, adalet, özgürlük gibi soyut kavramlar, kişiselleştirilmiş yüzlerdir. Onlar adaletin “gözleri bağlı” yüzüdür. Bu bağlamdan bakıldığında özgürlük heykeli, ulusun babası figüründe olduğu gibi yüzlerin görünmezliği veya aşırı manipülasyon ile değişimi toplum zihninde bir tür “sessiz şiddet”i çağrıştırmaktadır.

Yüzün kaybedilmesiyle görsel kültür parçalanıyor, post- görsel çağda yüzün çözülmesi evresindeyiz. Nicholas Mirzoeff’in “görsel kültür” analizinde bahsettiği dijital çağın, kitleleri nezdinde, aşırı görünürlük, “görsel enflasyon” yaratmaktadır. Gerçekten tuhaf bir paradoks vardır burada karşımıza çıkan; görüntülerin artışına mukabil, “yüz”ün anlamının azalmasıdır. Böylece “yüz” temsil gücünü yitirmiş etik bir çağrı olmaktan çıkmıştır, tanınma işlevini de kaybetmiştir. Bu durumda duygu aktarımı zayıflayacaktır. Modern zamanın tuhaf karşılanır bir sorumsuzluk alanında hapsedilmiş gibidirler artık, bu yüzlerin öznesi kişiler. Bir tür maske değişimi sayılan bu istemsiz dönüşüm, “sessiz şiddet”in dijital biçimlerini görünür hale getirmektedir. Sosyo-psikolojik alanda yapılan ampirik çalışmalara göre, yüzsüz iletişimde empati %40’a kadar azalmaktadır. Ayrıca, yüzün kaybı ile iletişimde karşı tarafın niyetini okuma kapasitesi asgari anlaşılma eşiğini düzleyici oranlarda düşmektedir. Bu hal ise bağlanma süreçlerinde çözülmeye neden olmaktadır ve sosyal kaygıyı artırmaktadır. Yani “sessiz şiddet” tanımlanma ve sınıflamayı destekler biçimde işe yarar bir ölçülebilirlik özelliği kazanmıştır.

Sonuç Yerine

Özetleyecek olursak, “yüzün kaybedilmesi” salt iletişim kaybından daha fazlasıdır. Belleğin izlerini barındırmakta ve bu hal öz kültürün çözülmesi anlamına gelmektedir. Zira tarih boyunca “yüz” hem bireysel öznelliğin hem kolektif hafızanın temel taşıyıcısı olmuştur. Yüz görünmez olduğunda yalnızca özne değil tarih, kültür ve ilişkisellik de görünmez hale gelmektedir. Sonuçta sessiz şiddetin en derin etkisi buradadır. O, bizi öldürmez fakat “hatırlamaz” hale getirir. Bir tür bellek felci yaşatır.

Bu durumda dijital çağın yüzsüz özneleri “dijital görünmezlik” içerisinde iletişimsel bir eksikliği değil, ontolojik bir riski barındırır. Zira eyleyen özne “yüz” aracılığıyla kurulur. Bütün bu sürecin sonunda yüzün kaybedilmesiyle özneleşmede bir boşluk, yarılma ve kalıcı bir kimlik erozyonu başlamaktadır. Tekrar altını çizelim ki; yüz görülmez olduğunda “tanınma ilişkisi” çözülür, erir ve tanınma çöktüğünde de özne dağılır. Kimlik inşası misyonu ve kurmaca yaratma rolü ile dijital kültür sahasındaki aparatlar yani sosyal medya platformları bu dağılım sürecini hızlandırarak “sessiz şiddet”i üretirler. Neticede yüzün kaybolduğu iletişim biçimlerinde toplumun kendilik inşa edici yeni dijital kamusal alanı diyebileceğimiz sosyal medya platformlarında yüzün varoluşu ile ilgili yalnızca psikolojik değil etik, kültürel ve siyasal sonuçlar doğuran bir kırılma söz konusudur. Bu durum yüzsüzlük fenomeni ile yüzleşmeyi sorunlu hale getirmiş görünmektedir.

Kaynaklar

Benjamin,W. (2003). The work of art  in the age of its technological reproducibility. Harvard University Press.

Baudrillard, J. (1994). Simulacra and simulation. University of Michigan Press.

Deleuze, G. (1992). Postscript on the societies of control. October 59, 3-7.

Foucault, M. (1995). Discipline and punish: The birth of the prison. Vintage Books.

Han, B.C. (2015). The Transparency Society. Stanford University Press.

Honneth, A. (1995). The struggle for recognition. MIT Press.

Lacan, J. (2006). Ecrits. W.W. Norton.

Levinas, J. (1969). Totality and infinity. teorileri University Press.

Merleau- Ponty, M. (2012). Phenomenology of perception. Routledge.

Sennett, R. (1977). The fall of public man. Knopf.

Yazar Seval Tomak Bal

Diğer Yazımız

NORM ÇÖKÜŞÜ: KÜRESEL DÜZENİN DAĞILIŞI

Hasan BİRGÜL Dış Politika Araştırmacısı Küresel siyasette son dönemde yaşananlar, artık tek tek krizlerle açıklanamayacak …