REJİM DEĞİŞİKLİĞİ HEDEFİNDEN KÜRESEL ENERJİ KRİZİNE: İRAN DENKLEMİ

Mustafa Metin KAŞLILAR

Dış Politika Uzmanı

28 Şubat 2026 tarihinde İsrail ve ABD’nin müdahalesiyle İran’da rejimi değiştirmeyi hedefleyen “Destansı Öfke” adlı bir operasyon başlatıldı. Bu müdahale öncesinde özellikle müzakerelerin devam ettiği bir dönemde saldırıların aniden başlaması, müzakere sürecinde ABD ve İsrail’in taleplerinin İran tarafından tam anlamıyla karşılanmadığını göstermesi açısından önemlidir. ABD’nin talepleri oldukça çeşitli olmakla birlikte temel olarak İran’ın nükleer silah üretme girişimlerinden vazgeçmesi, balistik füze üretimini sonlandırması ve bölgedeki vekil güçlere finansal kaynak aktarımını durdurması üzerine kuruluydu. İran rejimi bu talepleri doğrudan kabul etmedi. Zira bu taleplerin kabul edilmesi, rejimin ayakta kalmasını zorlaştırabilecek ve iç politikada dengelenmesi güç bir geçiş sürecini beraberinde getirebilirdi. İran rejimi içerisinde özellikle “şahin” olarak nitelendirilen ve müzakerelere tamamen karşı çıkan grupların iç politika ve İran siyasetinde oldukça güçlü olması, müzakere sürecinin zaten bir noktada tıkanacağını göstermekteydi.

7 Ekim 2023 tarihinde Hamas’ın İsrail’e yönelik gerçekleştirdiği operasyon sonrasında İsrail yalnızca Gazze üzerinde değil, İran’ın vekil güçleri üzerinde de yoğun bir baskı kurdu. Bu süreçte İran’ın oluşturduğu Şii Hilali önemli ölçüde zayıfladı. O tarihten itibaren bakıldığında, İran’ın bölgesel etkisinin son kalesinin doğrudan İran’ın merkezi olduğu görülmektedir. Nitekim başlatılan saldırıların temel amacı da rejimin tamamen devrilmesi üzerine kurulmuştur. Özellikle 7 Ekim sonrasında İsrail’in bölgede İran tarafından finanse edilen grupları zayıflatması, İran içerisinde üst düzey isimlere yönelik çeşitli saldırılar düzenlemesi ve nükleer tesisleri doğrudan hedef alması İran içinde ciddi kırılmalara yol açtı. Bu gelişmeler ekonomik sorunların derinleşmesiyle birleşince halk nezdinde de protestolar ve ayaklanmalar ortaya çıktı. İsrail’in son birkaç yılda İran’a yönelik artan askeri ve ekonomik baskısı, İran’daki toplumsal huzursuzluğu da doğrudan tetikleyerek rejim karşıtı bir niteliğe büründü. İsrail uzun süredir bu zemini oluşturmaya çalışmış ve bu süreçte ABD’yi de askeri anlamda arkasına alarak operasyonlarını genişletmiştir.

ABD-İsrail ortak operasyonu sonrasında en çok tartışılan konulardan biri İran rejiminin kısa sürede, hatta birkaç hafta içinde düşeceği yönündeki beklentiydi. Ancak hava saldırılarıyla bu hedef henüz gerçekleştirilemedi. Geçmiş dönemlerde ABD, İran rejimini doğrudan askeri olarak hedef almak yerine ekonomik baskı yoluyla içeriden zayıflatmayı tercih etmişti. Ancak bu strateji de beklenen sonucu vermedi. Buna karşın mevcut savaşın başlaması ABD açısından oldukça maliyetli bir süreci beraberinde getirmiştir ve bu maliyetin artarak devam etmesi beklenmektedir. Bu çerçevede ABD ve İsrail’in yoğun hava saldırılarıyla kısa vadede rejimi devirmesi mümkün görünmese de temel hedefin İran rejimini zayıflatmak ve İran içindeki muhalif unsurları harekete geçirmek olduğu anlaşılmaktadır. Bir diğer ihtimal ise İran rejimi tamamen devrilmese bile daha uzlaşmacı bir dini liderin yükselmesi ve İran’ın başına geçmesidir. Ancak bu senaryo da oldukça zor görünmektedir. Zira İran rejimi içindeki şahin grupların böyle bir değişimi kısa vadede kabul etmesi oldukça güçtür.

Savaşın genel seyrine bakıldığında ABD ve İsrail’in ortak operasyonlarını başlatırken söylem düzeyinde sürekli “İran rejiminin düşürülmesi” hedefini vurguladıkları görülmektedir. Bu durum İran açısından savaş içerisinde tüm imkânların kullanılabileceği bir ortam yaratmaktadır. Çünkü İran rejimi yalnızca siyasal bir yapı değil; aynı zamanda ekonomik ve askeri açıdan güçlü biçimde kurumsallaşmış bir sistemdir. Özellikle askeri elitlerin bu kurumsal yapıdan önemli çıkarlar elde ettiği düşünüldüğünde rejimin varlığını korumak için daha önce kullanılmayan birçok aracın devreye sokulması şaşırtıcı değildir. Bu araçlardan biri Körfez ülkelerine yönelik doğrudan füze ve İHA saldırılarıdır. Bir diğer kritik adım ise Hürmüz Boğazı’nın İran tarafından kapatılmasıdır. Bu iki gelişme bölgede geniş çaplı bir bölgesel savaş riskini artırırken aynı zamanda küresel ölçekte ciddi enerji krizlerini de tetikleyebilecek potansiyele sahiptir.

İran özellikle İHA ve füze saldırılarını bölgedeki ABD üslerini hedef alarak gerçekleştirmektedir. Bu saldırıların amacı hem bölge ülkelerinin ABD üzerinde baskı kurmasını sağlamak hem de İran’ın askeri kapasitesini göstermektir. Bununla birlikte saldırıların yalnızca askeri üslerle sınırlı kalmadığı, enerji altyapılarını da doğrudan hedef aldığı görülmektedir. Katar’da QatarEnergy şirketine ait tesislerin hedef alınması sonucunda LNG üretimi tamamen durma noktasına gelmiştir. Katar’ın Avrupa’ya enerji tedariki açısından önemli bir aktör olduğu düşünüldüğünde bu durum Avrupa’da ciddi bir enerji krizi riskini beraberinde getirebilir. Aynı şekilde Asya ülkeleri de bu gelişmelerden doğrudan etkilenebilecek konumdadır. Suudi Arabistan’ın en büyük petrol rafinerilerinden biri olan ARAMCO tesisinin hedef alınması da İran açısından stratejik bir hamledir. Günde yaklaşık 550 bin varil petrol üretim kapasitesine sahip olan bu tesisin saldırı sonrasında üretimi büyük ölçüde aksadı. Bahreyn’de ise ABD üslerinin yanı sıra ülkenin en stratejik sanayi tesislerinden biri olan ve petrol dışı ekonominin önemli bir parçasını oluşturan ALBA alüminyum tesisi hedef alınmıştır. İran ayrıca Birleşik Arap Emirlikleri’nde Amazon Web Services veri merkezini hedef almıştır. Bu tesis BAE için kritik öneme sahiptir; zira ülkenin dijital dönüşüm sürecinin merkezlerinden biri olarak görülmektedir. Bunun yanında Dubai’nin hedef alınması turizm gelirlerini ve şehrin uluslararası imajını ciddi biçimde zedeleyen bir gelişme olmuştur. İran’ın Irak ve Ürdün’e yönelik saldırıları da bu kapsamda değerlendirilmelidir. Bu saldırıların rastgele değil, stratejik bir plan çerçevesinde gerçekleştirildiği açıktır. İran bu yolla hem kendi siyasi rejimini korumayı amaçlamakta hem de bölgeyi geniş çaplı bir istikrarsızlık ortamına sürükleyebilecek bir baskı mekanizması kurmaktadır. Bu noktada en kritik risk, bölge ülkelerinin İran’a karşı doğrudan askeri müdahalede bulunmasıdır. Böyle bir karar alınması halinde bölgede yıllarca sürebilecek geniş çaplı bir savaş ihtimali ortaya çıkabilir. Ayrıca Körfez ülkelerinin son yıllarda milyarlarca dolar ayırarak geliştirmeye çalıştığı petrol dışı ekonomik dönüşüm vizyonu da ciddi biçimde zarar görebilir.

İran’ın kullandığı bir diğer önemli yöntem ise Hürmüz Boğazı’nı kapatma tehdididir. Hürmüz Boğazı küresel enerji ticaretinin en kritik geçiş noktalarından biridir. Küresel petrol arzının yaklaşık yüzde 20’sinin bu bölgeden geçmesi ve deniz yoluyla taşınan doğalgazın önemli bir bölümünün buradan taşınması, bu bölgenin stratejik önemini daha da artırmaktadır. Özellikle İran dini lideri Ali Hamaney’in öldürülmesinin ardından İran’ın daha sert bir politika izlediği ve bu kapsamda Hürmüz Boğazı’nı kapatma yönünde adımlar attığı görülmektedir. İran ilk aşamada boğazdan geçen petrol tankerlerini hedef alarak süreci başlatmış ve bölgede ciddi bir gemi trafiği yoğunluğu oluşmasına neden olmuştur. Bu durum petrol tankerlerine yönelik her saldırının enerji maliyetlerini artırması anlamına gelmektedir. Ayrıca tankerlerin boğazda beklemek zorunda kalması bile ciddi bir lojistik maliyet yaratmaktadır. Bu maliyetlere sigorta ve güvenlik harcamaları da eklendiğinde Brent petrol fiyatlarının yükselmesi kaçınılmaz hale gelmektedir. Enerji açısından dışa bağımlı ülkeler için bu gelişme son derece riskli bir senaryodur.

Bu savaş bağlamında bir diğer önemli konu askeri stoklar meselesidir. İran nispeten düşük maliyetle İHA ve füze üretme kapasitesine sahiptir ve bu sayede bölgeye yönelik saldırılarını sürdürebilmektedir. Buna karşılık ABD’nin savaşın başlangıcından bu yana kullandığı askeri ekipmanların maliyeti oldukça yüksektir. Bu durum ABD içinde de yoğun biçimde tartışılan konulardan biri haline gelmiştir. Savaşın uzaması halinde bu maliyetlerin daha da artması beklenmektedir. Ayrıca ABD’nin Ortadoğu’daki bazı askeri üsleri ciddi hasar almış durumdadır ve bu da maliyetleri daha da yükseltecek bir faktör olarak değerlendirilmektedir.

İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatma yönündeki hamleleri ve bölge ülkelerine yönelik İHA ve füze saldırıları aslında ABD üzerinde baskı kurmayı amaçlayan bir strateji olarak da yorumlanabilir. İran bu hamlelerle ABD’nin savaşı durdurmasını sağlamayı ve Avrupa ülkelerinin diplomatik girişimlerini artırmasını hedeflemektedir. Enerji krizi riski bu baskı stratejisinin önemli bir parçası olarak görülmektedir. Ancak Avrupa Birliği içinde de bu konuda ciddi görüş ayrılıkları bulunmaktadır. Bu nedenle Avrupa Birliği’nin dış politika açısından son yılların en pasif dönemlerinden birini yaşadığı söylenebilir.

Sürece ilişkin dikkat çekici bir diğer iddia ise ABD’li gazeteci Tucker Carlson tarafından ortaya atılmıştır. Carlson, Katar ve Suudi Arabistan’da İsrail dış istihbarat servisi Mossad’a bağlı ajanların yakalandığını iddia etmiştir. Bu iddia doğruysa, İsrail’in bölgede daha geniş bir hareketlenmeyi tetiklemeye çalıştığını gösterebilir. Ayrıca İsrail’in istihbarat operasyonları yoluyla Körfez bölgesini daha büyük bir çatışma alanına dönüştürme riski de ortaya çıkabilir. Bu nedenle bölge ülkelerinin söz konusu iddialar karşısında daha temkinli hareket etmesi gerekmektedir.

Savaşın başında kurulan müzakere masasının devrilmesi aslında ABD ile İran arasındaki görüş ayrılıklarının ne kadar derin olduğunu ortaya koymaktadır. Tarafların ortak bir noktada buluşamaması, sürecin askeri güç mücadelesine dönüşmesine yol açmıştır. Savaşın uzaması jeopolitik riskleri daha da artıracaktır. Ayrıca İran içerisinde ve Irak sınırında faaliyet gösteren ayrılıkçı yapıların sürece dahil olması bölge için çok daha büyük bir tehdit oluşturabilir. Bu nedenle İran özellikle batı sınırını yoğun hava saldırılarıyla kontrol altına almaya çalışmaktadır. İsrail ise İran’ın batı bölgelerinde yeni cepheler açmayı hedeflemektedir. Irak üzerinden yürütülebilecek olası bir planın varlığı da bu stratejinin parçası olarak değerlendirilmektedir. Ancak bu tür hamleler bölgeyi daha geniş çaplı ve kontrol edilmesi zor bir çatışma ortamına sürükleyebilir. İran’da olası bir iç savaş ihtimali ise bir başka ciddi risk olarak öne çıkmaktadır. Böyle bir senaryo hem büyük bir göç dalgasına yol açabilir hem de bölgenin taşıyamayacağı ölçüde yeni askeri yükler ortaya çıkarabilir.

Fotoğraf: Anadolu Ajansı

Yazar mustafametinkaslilar

Diğer Yazımız

PRİMAKOV DOKTRİNİ’NİN SAHADAKİ YANSIMALARI: RUSYA’NIN KARADENİZ, BALTIK VE HÜRMÜZ POLİTİKALARI

Melisa İLOĞLU Dış Politika Araştırmacısı Rusya Federasyonu; geniş yüzölçümü, zengin enerji kaynakları ve stratejik konumu …